“Ey insanlar sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türetip yayan Rabbinizden korkup sakının. Ve (yine) kendisiyle, birbirinizle dilekleştiğiniz Allah’tan ve akrabalık (bağlarını koparmak)tan sakının. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözeticidir.” (Nisa-1)

A’raf  Sûresi 189. ayette de;

“Allah, sizi bir tek nefisten yaratan ve kendisi ile huzur bulsun diye eşini de ondan var edendir.” buyuruyor Rabbimiz…

İlk insanın imtihana başlama süreciyle başlayan ve kıyâmete dek de var olacak bir serüvenin hikâyesi bu…

Erkek ve kadının hikâyesi…

Önce Hz. Adem’i görüyoruz ilk insan olarak, yanında eşi ile… Beraber hata yapan; unutan bir insan olarak. Ama aynı zamanda beraber pişman olan ve beraber tövbe eden Rablerine.

“Ey Rabbimiz! Biz nefislerimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz.” (A’raf- 23)  nidası ile…

Sonra, sırası ile peygamberler en güzel örnek olarak sunuluyor bizlere. Kiminin iman ve tevhid davasında, en yakını olan eşi karşı tarafta, kiminin ise, en büyük destekçisi olarak yanıbaşında…

Ama her hâlükârda peygamberler hep hayatın içinde, hep bizden biri. ‘Çarşılarda dolaşan, yemek yiyen ve evlenen.’ Bizlere en güzel örnek olabilmek için…

Dünya imtihanının başlangıcından itibaren nice devirler, nice toplumlar geçti. Farklı kültürler, farklı ülkeler, çeşit çeşit insanlar…

İnsanın kullandığı âletler, yaşadığı çağ değişse de, insanın fıtratı, eğilimleri, korkuları, hüzün ve sevinçleri, temel ihtiyaçları aslında hep birdi…

Ve insan; hangi dünya görüşüne sahip olursa olsun, maddi düzeyi, ilim seviyesi, ülkesi, şehri veya köyü neresi olursa olsun, tek yaşayamayan, kendisini tamamlayan bir eşe ihtiyacı olan bir varlık…

İnsanın, hayatı verimli ve anlamlı bir şekilde yaşaması için en uygun, en mükemmel ilkeler, şüphesiz yaratıcısı Allah tarafından belirlenmiştir. Çünkü insanın bilgi ve tecrübeleri sınırlı olup, hayatın her alanını kuşatacak bir kapasitede değildir. İnsan, Rabbinin belirlediği kurallar çerçevesinde kaldığı sürece, hayat her yönüyle anlam bulacak, böylece en olumsuz durumlardan bile mutluluk tabloları çıkarma imkânı olacaktır.

Hepimizin bildiği üzere, sadece insan değil, kâinattaki hayvandan-bitkiye, canlıdan-cansıza her şey çift olarak yaratılmıştır. Ve çiftlerden her biri, bir diğerine muhtaçtır.

İnsan ise, diğer yaratılmışlardan farklı olarak, hem maddi, hem manevi olarak bu ihtiyacı hisseder. Hem bedenî, hem ruhî olarak…

İnsan; anne, baba, kardeş, eş, çocuk, akraba ve arkadaşa ihtiyaç duyar ve her birini ayrı ölçülerde sever, her biriyle ayrı bir iletişim kurar. Fakat Kurân; sükûn ve huzur kaynağı olarak sadece ‘eş’ ten bahsetmiştir.

 “Kendileri ile huzur bulasınız diye, sizin için, sizin ile aynı özden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.”  (Rum-21)

 Modern dönemde insanların yokluğunu en çok hissettikleri, varlığına en çok ihtiyaç duydukları ve bunun yansıması olarak en çok telaffuz ettikleri kelime ‘huzur’dur. Birey, aile ve toplum açısından huzurun bulunmadığı bir hayatın ıstıraptan öte bir anlam taşımayacağı muhakkaktır.

Kur’an’da kendisinden yararlanma şekline bağlı olmak kaydıyla, insanın beraber olduğunda sükûna kavuşmasını sağlayan faktörlerin; eş, gece ve ev olduğunu görmekteyiz. Fakat sadece eşin erkeklik veya dişilik özelliği, gecenin karanlık olma özelliği ve evin mimari özelliği ile bu huzur ve sükûnu sağlamayacağı, ancak bunların yanısıra sahip olması gereken bir takım özelliklerle birlikte huzuru sağlayacağı bilinmelidir.

Eşlerin sükûn olması ile ilgili iki ayette de, kendisiyle huzur elde edilen kişinin müennes zamiriyle ifade edilmesi, kadının erkek için huzur ve sükûn kaynağı olduğuna işarettir, diyor kimi âlimler. Erkeğin kadın için bir sükûn unsuru olmayacağı anlaşılmasa da, dışarıda büyük meşakkatlerin omuzlarına yüklendiği, ağır-hafif birçok işle meşgul olan, büyük-küçük meşakkatlerle muzdarip olan erkeklerin ancak eşlerinin huzurunda karar kılabileceği ve istirahat edebileceği anlaşılabilir.

Bu durumda, erkeğin ailesine yorgun döndüğü, ailesinde sükûn bulamadığı, aksine eşini ve sakinleşeceği mekânı daha da yorucu ve kederini arttırıcı bulduğu bir durumda, kadın sükûnun ne anlama geldiğini öğrenmeli ve hayatın düzelmesi için kendi görevlerini yerine getirmelidir.

Gündüz hareketli olan her şeyin geceleyin sakinleşmesinden veya her canlının kendisine sığınmasından dolayı da gece için ‘seken’ ifadesi kullanılmıştır.  Bedenin sükûnu, gündüz işlerinin yorgunluğundan dolayı dinlenmektir. Ruhun sükûnu ise düşüncelerin sakinleşmesidir.

Yine sükûn kaynağı olarak bahsedilen ev, sadece mimari yapı, dekorasyon ve mefruşat ile değil, içlerinde bulunan eşler ve diğer aile fertleri ile huzur ve sükûnu sağlayan bir unsurdur. Diğer bir ifadeyle, evin sağlayacağı huzur ve sükûn sadece sığınma, barınma, sıcak ve soğuktan korunma yönüyle değil, eşler ve aile fertlerinin içerisinde kulluk adına icra ettikleri faaliyetlerle sağlanan huzur ve sükûndur.

 “(Bu nur,) Allah’ın, onların yüceltilmesine ve isminin zikredilmesine izin verdiği evlerdedir; onların içinde sabah akşam O’nu tesbih ederler.” (Nur-36)

 “Musa ve kardeşine (şöyle) vahyettik: “Mısır’da kavminiz için evler hazırlayın, evlerinizi namaz kılınan (ve kıbleye dönük) yerler yapın ve namazı dosdoğru kılın. Mü’minleri de müjdele.” (Yunus- 87)

  Ev, kimi zaman susuz bir araziye kurulmuş bir çadır da olabilir, nice güzel dertlerle kurulan…   Şu olmazsa olmaz, bu olmazsa olmaz diye değişen lüks kriterlerimize rağmen, namaz olmazsa olmaz, kıyam olmazsa olmaz diyen İbrahim peygamber gibi.

  “Rabbimiz, gerçekten ben, çocuklarımdan bir kısmını Beyt-i Haram yanında ekini olmayan bir vadiye yerleştirdim; Rabbimiz, dosdoğru namazı kılsınlar diye (öyle yaptım)…”  (İbrahim-37)

 Kur’an’da karı-koca için kullanılan ‘zevc’ terimi, sadece iki kişiden müteşekkil bir çift değil, aynı zamanda çifti meydana getiren kişilerden her biri, yani ‘eş’ anlamına gelir. Dolayısıyla bu ikilinin temel özelliği, birbirinden farklı rolleriyle bütünleşerek birisi diğerinin ayrılmaz parçası haline gelmesi, birisi olmadan diğerinin anlamsızlaşması ve diğerinin yerini dolduramamasıdır.

İslam, kadını bir bütünün parçası olarak görür. Ne erkek kadınsız tamdır, ne de kadın erkeksiz… Kadın ve erkekten oluşan eşleri, bir çift ayakkabı örneğiyle tahlil edecek olursak, kadın mı üstün, erkek mi? gibi bir soru anlamını yitirir. Sol ayakkabıyı sağ ayağa, sağ ayakkabıyı sol ayağa giydiğiniz zaman, hem ayağa hem de ayakkabıya zulmetmiş olursunuz. Bunların birbirine üstünlük iddiası sadece anlamsız ve komik kaçar. Evet, yan yana koyduğunuzda eşittirler. Eşitten de öte eştirler. Fakat bu eşler birbirine eşit olsa da, birbirinin tıpkısı ve aynısı değildirler. Farklıdırlar, birbirinin yerini tutmayan, fakat birbirini tamamlayan eşlerdir.

Kadın ve erkek, yaratılışlarındaki mükemmel âhenk sayesinde, her birisi diğerine mükemmel bir eş olur ve her birisinin fiziksel ve psikolojik ihtiyaçları tam anlamıyla diğerinin fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarına karşılık gelir.

Rum Sûresi 21. ayette geçen ‘rahmet’ ve ‘meveddet’ ifadelerinin, eşlerin beraberliğindeki huzur ve sükûnda belirleyici bir rol oynadıklarının vurgulandığı da anlaşılmaktadır.

‘Meveddet’ daha çok gençlik, ‘rahmet’ ise, yaşlılık dönemlerinde öne çıkan bir duygu şeklidir. Meveddet’de, kişinin genellikle kendini düşündüğü bir sevgi türü ağır basarken, rahmet’te karşı tarafın ihtiyaçlarını önceleyen bir ilgi türü söz konusudur.

Allah sadece sevgiyi bağ olarak belirlememiş, meveddet ve rahmeti birlikte bağ olarak belirlemiştir. Çünkü yalnız başına sevgi, şehvetin tutuşturduğu ve çoğu zaman evlendikten sonra sönen, bedene ait bir duygu olup, ilişkilerin devamı için elverişli olmayan temellerden ve evlilik hayatındaki sabit olmayan unsurlardan birisidir. Rahmet ve meveddet’e gelince, her ikisi de ruhsal bağlardır.

Ailede eşler arasında, Allah’ın istediği şekilde rahmet ve meveddet esasına dayalı ilişkiler, eşlerin birbirinden istediklerinin gönülden ve fazlasıyla yapıldığı, her birinin diğerinin davranışlarını olumlu tarafından bakarak değerlendirdiği, karşılıklı hoşgörünün bir lütuf veya fedakârlık değil, asli görev telakki edildiği huzur ortamını oluşturur. Sonuçta böyle bir ortam, eşlerin birbiriyle beraberliğine varıncaya kadar, küçük-büyük bütün davranışlarını ibadete dönüştürür.

Bedende başlayıp, bedeni aşan ve ruhu kucaklayan bir sevgidir, mü’minin ailesinin temelini oluşturan. Görüntüye takılıp kalmayan, hastalıklı zihniyetin yüzden öte yüreği göremediği bir çağda, çoğunluğun temelsiz ölçülerini elinin tersiyle iten, fıtrata uygun, kalple, ruh ve bedenle uyumlu, duygunun ve idealin dengeli bir şekilde yürütülmesidir.

 “Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz.”  (Bakara-187)

Elbise; barınaktır…

İbn-i Abbas elbise kelimesini; ‘onlar sizin için, siz de onlar için birer meskensiniz. Mesken nasıl insanın barınağı ise, kadın erkek için, erkek de kadın için karşılıklı bir barınak gibidir. Birbirlerini korurlar.’ Şeklinde yorumlamıştır.

Kişi eşini haramdan koruyan ve onu helal sınırları içinde barındıran bir örtüdür. Nasıl ki elbise vücudu örtüyorsa, eşler de birbirlerinin eksiklerini örtüp karşılıklı yardımlaşmaktadırlar.

Ayet-i kerime çok zarif bir ifadeyle eşler arasındaki ilişkinin karakterini ortaya koymaktadır. Elbise ve örtü nasıl soğuk ve sıcaktan korur, sırları ve kusurları örterse, eşler de aynen böyle olmalılar.

Örtü, geceyi simgeler. ‘Birbirinizin sırrını, ayıbını, açığını deşifre etmeyin, aksine birbirinizi gece karanlığı gibi örtün.’ Anlamı da çıkartılabilir.

Ayrıca bu ayette evliliğin önemine de bilhassa işaret vardır. Öyle ki bir kimsenin eşinin olmaması durumu, elbisesizliğin yani çıplaklığın verdiği rahatsızlık hissiyle birlikte tarif edilmiştir. Erkek kadınla, kadın erkekle örtünür, korunur, eksiklerini tamamlar ve mahremiyetini muhafaza eder.

İnsan elbisesiyle çok yakındır. Eşler de öyle; başkaları aralarında olup bitenden haberdar olmamalıdır.
Elbise insanın vücudunu sıcak tuttuğu gibi, eş de evi sıcak tutmalı, onun bulunmasıyla aile sıcak bir yuvaya dönüşmeli.
Elbise insan için süs ve ziynettir; eşler de birbirleri için ziynet olmalı.
Eşler birbirleri için karşılıklı elbisedir, denmiş; yani üstünlük yok.

İnsan kendi istediği, beğendiği, sevdiği ve üzerine uygun olan elbiseyi aldığı gibi, evlenecek olanlar da, eşlerini başkalarının zoruyla seçmemeli, istemeyerek ve uygun olmayan bir kimseyle evlenmemelidir.

Teknolojinin ve birçok değişimin hızla olduğu bu çağda, imkânlarla birlikte tabi ki imtihanlarda o ölçüde artmış bulunuyor. Anlık iletişimlerin sağlandığı, günahların alenileştiği, bataklıkların her yanı sardığı bu zamanda, sokakların hali içler acısı…

Ve biz bu dönemde; bizleri Allah’a yaklaştıracak, O’na götüren yolda yol arkadaşımız, adımlarımız olacak, düştüğümüzde bizi kaldıracak, unuttuğumuzda bize hatırlatacak, huzur ve sükûn kaynağı, göz aydınlığı eşlere çok daha fazla ihtiyaç duyuyoruz.

Biliyoruz ki, öncelikle kendimizle başlayan, sonra eş ve çocuklarla devam eden bir inşâ süreci bizden istenen…
Evlerimiz Rabbimiz’in nuruyla aydınlanmazsa, sokakların ve toplumların aydınlanması mümkün değil.
Ve biliyoruz ki, ağır ve zor bir görev bu; Adım adım, an an dikkatle, sabır ve sebat ile sürdürülmesi gereken…
Öncelikle fikirlerimizde oluşan tahribatın düzeltilmesi gerekiyor. Eğer fikrimiz doğruysa, eylemlerimizin o yöne yönelmesi kolaylaşacaktır çünkü.
Rabbimiz bizden ne istiyor, bizim nasıl olmamızı istiyor? Sorusunu doğru cevaplandırmamız gerekiyor.
Erkek ya da kadın; takva sahibi bir kul, ama aynı zamanda kendisine özel olarak yüklenen sorumlulukların bilincinde, ondan razı ve severek onları yerine getiren birer fert…

Maalesef günümüzde, ya evliliğe ve onun getirdiği sorumluluklara soğuk bakan gençler, ya sorumlulukları yanlış öğretilenler veya da bir Müslüman için amacı ve önemi çok daha büyük olmasına rağmen, evliliğin anlamının içini boşaltanları görüyoruz.

Bir davetçi modern zihniyette yanlış anlaşılan evliliği şöyle tanımlıyor;

“Modern zihniyette -Müslüman veya Müslüman olmayan- evlilik, aşk, hayat arkadaşı olma, kadın ve erkeğin birlikte olma fikri; temelde flört etmekle aynı olduğu için çoğu zaman evlendiğinizde duvara tosluyorsunuz.

Flört ise, eğlenebildiğin kadar eğlenip, bir zorlukla karşılaştığında çekip gitmek demektir. Buna flört deniyor. Yani, evlilikle ilgili meseleleri düşündüğümüz zaman flört gibi olan yönlerini düşünüyoruz. Ama evlilikte flörtten daha fazlası var. Faturalar, ev işleri… Başka bir insanla yaşamayı öğrenmek zorunda kalıyorsunuz, ki bu çok zor bir şey. Siz işleri kendi istediğiniz gibi yapıyorsunuz. O ise kendi istediği gibi. Havlu yanlış yerde asılı… Diş fırçaları farklı bir yerde.. Kahvede biraz fazla şeker var… Küçük şeyler böyle böyle birikmeye başlıyor. İlk başta “Onu çok seviyorum, bir şey demeyeceğim, katlanabilirim.” dersiniz. Ama birkaç yıl sonra hepsi birikir ve “Yine mi fazla şeker!?” demeye başlarsınız. Bunlar gittikçe üst üste yığılır. Bu flörtte olmaz çünkü bir kızdan sıkıldınız mı diğerine geçersiniz. Ya da o sizden sıkılır ve “Seninle uğraşmak istemiyorum artık, ben yokum.” der. Yani direkt çekip gidilir.

Ama evlilik ciddi bir bağlılıktır. Kuran’da kullanılan terimler çok güçlü/derindir. el-Muhsenat, el-Muhsinin. “İhsan” kelimesi Arapçada birini kalenin içine koyma anlamını taşır, askeri kamp gibi. Şöyle ki, dışarıda düşmanlar var ve eğer bu askeri kampın içindeysen güvendesin demektir. Yani kadınlar, koruma amacıyla, bu kampın içine konulmuş olarak tanımlanıyor. Peki onları kim koruyor? Eşleri. Her şeyden koruyorlar. Üzüntüden, zorluklardan, hayâsızlıktan. İlim açısından da, onları koruyor, eğitiyor. Onları her yönden koruyor. Ve evlenmek isteyen kişiyi Allah, مُّحْصِنِينَ غَيْرَ مُسَافِحِينَ (Nisa/24) olarak tanımlıyor. Onlar, kadınları bu kalenin içine alıp, onları korumak ve aile kurmak isteyenlerdir; kendilerini tatmin etmek isteyenler değil. غَيْرَ مُسَافِحِينَ  “Musafih”, hormonlarına hâkim olamayan, sadece arzularını tatmin etmek amacıyla evlenmek isteyen biri demektir. Böylelikle Allah, evlilikle ilgili düşünce şeklimizi değiştiriyor. Eğer doğru sebeplerle evlenirseniz, o zaman eşinizle sağlıklı bir ilişkiniz olur. Eğer yanlış sebeplerle evlenirseniz, o zaman perişan bir evliliğiniz olur ve asla tatmin olamazsınız.

Niyet; aile kurmak, Allah’ın rızasını kazanmak, toplumdaki iyiliği arttırmak olmalı.” (Nouman Ali Khan)

Evliliği yanlış değerlendirmenin bir başka yönü de, hayattan kopuk, gerçeklikten uzak aşırı idealize edilmiş bir evlilik beklentisidir. Bir iş ortaklığı ya da karşılıklı araştırma yapan bir akademisyen resmiliğinde kurulan bir evlilik, günde saatlerce beraber ilim öğrenileceği hayali, herşeyin cetvelle çizilmişçesine kesin ve esnemez çizgileri olacağı düşüncesi de, hayatın dışında ve fıtrata aykırı bir evlilik şeklidir.

Oysa erkek gün boyu dışarıda helal bir kazanç için, sorumluluğunun bilincinde olarak yorulur, evin hanımı ise evin düzeni, yemek ve çocuklarının her türlü ihtiyacını karşılamak için neredeyse zamanının çoğunu harcar. Evet, Müslüman bir aile daha kuruluş niyeti itibarı ile bile, diğer ailelerden farklıdır. Zamanlarını boşa harcamaz, gereksiz harcamalarda bulunmaz, ellerine geçen her fırsatta hem kendi ilimlerini artırmaya, hem çevrelerine örnek ve yararlı olmaya çalışırlar. Ama kimi zaman gece uyutmayan bir bebekle sabahlarken, kimi zaman günlerce kitaplarına hasret kalırlar. Gün olur; sayfalarca sabrı tavsiye eden yazılar okumak yerine, sabrı bizzat yaşamaya bırakılırlar. Fırsat bulur saatlerce sohbet edip, ders yaparlar kimi zaman, kimi zamansa küçük çocukların yoğunluğunda namazlarını cemaatle kılabildiklerine şükrederler. Hayatın tam içinde, ama hayata, evliliğe, anne, babalık ve eşliğe en güzel anlamları yükleyerek yaşarlar.

Evliliğe bir anlam yükleyen Müslüman gençlerimizin problemlerine gelirsek; en çok sorumluluklar alanında sorunlar olduğunu görebiliriz.

Erkeğin görevi nedir?
Ve bayanın görevi nedir?
Kimi zaman sorumlulukları yanlış bilmek, kimi zaman da onlara alışmamış olmak sorunlarıyla karşılaşıyoruz.
Aile ve evlilik tüm insanların ortak dertleri gibi gözükse de, biz Müslümanları birebir daha çok ilgilendiriyor…
Allah bilinci olmayan bir kimse, aile kurmadan da kimi ihtiyaçlarını giderebilir veya fıtrat olarak aile kursa da, bu sağlam temellere dayanmaz.
Ama bizim, biz Müslümanların tek kalemiz; aile…
Sığınağımız, günahlardan kaçışımız, cemaat olarak Allah’a yönelişimiz…
Ve bir genç, ister üniversiteler bitirsin, ister senelerce İslami ilimler alsın, mutlaka yapması gereken en önemli görevi; annelik, babalık ve eşlik…
Ve bu aslî görevine birçok gencimiz maalesef hazırlıksız yakalanıyor…

Müslüman bir genç kız; huzur ve sükûn kaynağı bir eş adayı, göz aydınlığı çocuklar yetiştirecek bir anne adayı, yani toplumu değiştirecek bir öğretmen adayı olarak, kendini çok yönlü yetiştirmelidir.
Zorluklara karşı sabırlı, kimi yokluklara karşı dayanıklı olmayı ahlak edinmelidir. Güçlü; sorumluluklarını yerine getiren, en ufak bir zorlukta pes etmeyen, ama narin, zarif ve merhametli olmalıdır.
Bu çağda genç kızlarımızın çoğunlukla; ‘güçlü olmalısın, kendi ayaklarının üzerinde durmalısın’ diye, erkeklerin görevleri kendilerine yüklenerek erkeksileştirilip, ellerinden zerafetleri alınırken, aynı zamanda da kendi fıtratlarına uygun ev işlerine karşı gayet beceriksiz, her şey kendisine zor gelen, iki misafiri ağırlayamayan, bir- iki çocukta bunalıma giren, çıt kırıldım tipler olarak yetiştirildiğini görmekteyiz.

Evde yapılan işleri küçük görerek, dışarıya yönlendirilen kızlar, geleceğin nesillerini, yavrularını başkalarına emanet ederek, hem asıl görev ve sorumluluklarını yerine getirmemiş, hem de geleceğin gençlerini anne sevgisinden ve İslami değerlerden mahrum bırakmış olmaktadırlar.
Oysa Müslüman bir anne bilir ki; Allah rızası bilinci ile, vaktin kıymetini bilerek yaptığı her eylem asla boşuna ve gereksiz değil, her biri sağlam yapılar kurarken kullanılan birer tuğladır.

İç dünyasında Allah rızası bilincini oturtan bir genç kız, eş olduğunda da, anne olduğunda da ne yapması gerektiğini bilir. Onun asla boşa geçirilecek vakti yoktur. Evet, belki artık eskisi gibi sayfalarca kitap okuyamaz, ama okuduklarını yaşaması için fırsatlar çıkar.
Eşini günahlardan koruyan bir sükûn kaynağı olduğunun bilinci ile güleryüzlü olur, görevlerini yerine getirir, evinin içini Allah’ın ayetlerinin yaşandığı bir mekân haline getirir.
Dışarılarda her türlü günahlarla daha çok muhatap olan erkeklere Allah’ı hatırlatan, çirkin hayâsızlıklardan kaçınılıp sığınılan, huzur dolu bir ev sunar.
Anne olunca, kendisine emanet edilen yavrularıyla sorumluluğunun daha da fazla arttığını bilir. Yiyip- içtiğinden, konuşup dinlediğine kadar her şeye çok daha fazla dikkat eder. Bilir ki o artık her yaptığıyla bir örnektir, bir eğiticidir.

Bulduğu her fırsatta yeni bir şeyler öğrenmeye ve yavrularına öğretmeye çalışır, Müslüman bir anne. Ve aslında sadece kendini ve çocuklarını değil, bir toplumu eğitmeye başlamıştır adım adım…

Komşusu, akrabası, arkadaşı…
Kimi zaman parkta çocuğunu oynatırken konuşur, anlatır çevresindekilere.
Kimi zaman evinde dersler yapar…
Hasta ve bakıma muhtaç bir büyüğüyle ilgilenir oflanıp- puflamadan, sorumluluktan kaçmadan.
Çocukları küçüktür, her yönüyle ilgisine muhtaçtırlar, bir müddetliğine derslerine ara verir, araştırmalarını sonraya bırakır…
Ama yapması gerekeni yapar. Müslümanca bir duruş sergiler…
Uykusu- uyanıklığıyla, yemesi-içmesiyle, giyinmesi- gezmesiyle, evini döşemesi- gündemiyle, tüm insanlığa etkili bir örneklik sergiler.

“Şüphesiz, müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, gönülden (Allah’a) itaat eden erkekler ve gönülden (Allah’a) itaat eden kadınlar, sadık olan erkekler ve sadık olan kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, saygıyla (Allah’tan) korkan erkekler ve saygıyla (Allah’tan) korkan kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah’ı çokca zikreden erkekler ve (Allah’ı çokca) zikreden kadınlar; (işte) bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir ecir hazırlamıştır.”  (Ahzab 35)

Eş Seçimi:

Farkında olunmayabilen içteki kimi niyetler, savunulan ve içselleştirildiği zannedilip sadece sözde kalan kimi fikirler, evlilik öncesi eş seçiminden düğün hazırlıkları ve ev döşemesine kadar birçok aşamada ortaya çıkabilir.

Elden geldiğince her daim niyetler halis tutulmalı ve kolayca dünyaya aldanılabilen bu hassas durumlarda, sürekli hatıra; dünya nimetlerinin şatafatına rağmen Allah ve Rasulünü ve ahireti tercih eden mü’minlerin annelerini getirmeli ve doğru kararlar alınmalı.

Eğer gönülden samimi olunursa, Allah her konuda hayırlarla karşılaştıracak ve işleri kolaylaştıracaktır.

Müslüman bir genç kıza evlilik için talip olan kişi, yakınları tarafından dikkatlice araştırılmalı, ahlaken ve denklik olarak soruşturulmalıdır.

Müslümanların binlerce ayrı fikirlere bölündüğü günümüzde, temel konularda birlik, ahlakta güzellik ve denklikte de bir problem olmadıkça, ayrıntı konulardaki fikir ayrılıklarına takılmamalıdır.

Niyet; aile kurmak, Allah’ın rızasını kazanmak, toplumdaki iyiliği artırmak olduğu müddetçe, bazı konulardaki farklı görüşleri kişilere karşılıklı anlayışlı olmayı, bakış açılarını değiştirebilmeyi, geniş ufuklu olmayı öğretebilir.

Evlilik ve düğün öncesi hazırlığa gelirsek; toplumda çok farklı gelenek ve âdetler, çoğu zaman vakit ve para israfına varan gereksiz hazırlıklar, evlilikleri zorlaştırabilir.

Müslüman bir kimse ise, hem kolaylaştırıcıdır, hem de israftan ve lüksten uzak bir hayatı, yaşamının her alanında tercih edendir.

Müslüman bir genç kızın en güzel çeyizi; güzel ahlâkı, iffet ve hayâsı, ilmi, sadâkati ve becerikliliği olmalıdır.

Aşırıya kaçmadıktan sonra, bölgelere ait kimi adetler yapılabilir, ama düğünden sonra en çok işe yarayacak, bir ömür boyu lazım olacak asıl hazırlıkların unutulmaması gerekir.

Müslüman bir genç kız, aynı şekilde düğünün yapılış tarzından, giyindiği kıyâfete ve mahremiyete, ev döşemesinden, gerekli ve gereksiz harcamalara kadar, her konuda imtihanda olduğunu bilmeli ve kendisine en güzel yakışanı yapmalıdır.

Allah’ın adıyla, O’nun hoşnutluğuyla atılan her adım, çıkılan her yol, kurulan her ev, başlanılan her iş, devamının da çok güzel bir şekilde geleceğini müjdeler bize.

Allah, kendisi için yapılan amelleri, başlangıçları boşa çıkarmaz, bereketlendirir, dünya ve ahirette de kat kat karşılığını verir.

“De ki: Rabbim beni (girilecek yere) doğru bir girdirişle girdir ve (çıkarılacak yerden) doğru bir çıkarışla çıkar ve katından bana yardımcı bir kuvvet ver.” (İsra -80)

Gerek evlilik öncesi ve gerek de sonrası her daim etmemiz gereken en güzel dualardan birini de Rabbimiz Furkan Sûresi 74. Ayette bize öğretiyor:

  “Rabbimiz, bize eşlerimizden ve soyumuzdan, gözün aydınlığı olacak (çocuklar) armağan et ve bizi takva sahiplerine önder kıl.”     

Yararlanılan Kaynaklar:
Kur’an’da Huzur ve Sükûn/ Abdurrahman Ateş

Raziye Nur Özköse

Yazarın diğer yazıları için tıklayın.

Yorumlar

yorumlar

PAYLAŞ
Genç Müslümanlar
Genç Müslümanlar, müslüman davetçilere her türlü içerik, materyal, fikir ve bilgi sunmaya çalışan bir blogdur.

1 YORUM

CEVAP VER