NARSİSİZMİN İSLAMÎ KİSVESİ YADA KENDİSİNE ÂŞIK MÜSLÜMANLAR…

Narsisizm kavramı; Yunan mitolojisinde suya düşen aksini görüp de kendisine âşık olan genç Narcissus’dan alınmıştır. Buna göre narsist; kendisine âşık, benmerkezci, egoist, kendisini her şeyin en güzeline ve en değerlisine layık gören, sürekli ilgi odağı olmayı, beğenilmeyi, övülmeyi ve hayran olunmayı hak ettiğine inanan kişidir.
Başta Amerika olmak üzere tüm Batı ülkelerinde ciddi etkilerini gösteren bu kişilik bozukluğu, İslam dünyasında ve biz Müslümanlarda da artık çok rahat bir şekilde görülmeye başlanmıştır.
Efendimiz (s.a.v)’in; “Sizden öncekilerin (Yahudi ve Hıristiyanlar) izlerini adım adım, karış karış takip edeceksiniz. Onlar bir keler deliğine girseler siz de oradan gireceksiniz. Hatta onlardan biri annesiyle zina etse, ümmetimden de bu işi yapanlar olacaktır.” buyurması, bizi Batı hastalıkları konusunda daha da ciddi ve duyarlı olmaya sevk etmelidir.

Batı dünyasının azgın benliklerine bakıldığı zaman, alnını Allah için secdeye koyan, şerefini toza toprağa bulayan biz Müslümanlarda bu denli benlik hastalıkları görülmez zannı, maalesef kendimizi kandırmaktan ve hakikate gözlerimizi kapamaktan başka bir şey değildir.

Aldatıcı şeytanın Allah adıyla aldatırken, nefsin hastalıklarından daha çok başarılı olduğu bir başka alan var mıdır? Şeytanın bizi namaz kılmaktan alıkoyması çok çok zor iken, namazda benliğimizi kabartması ve etrafın ilgi alakasını gündemimize sokması çok kolaydır. Hayatımızın her aşamasında ve tüm ibadetlerimizde de durum böyledir. Zahirimizde İslam sureti varken, batımız çoktan şeytanın elinde oyuncak olmuştur.
Zühd ve Tasavvuf büyüklerimiz, insanın her ne için olursa olsun “ben” demesini kerih görmüş ve buna karşılık olarak da insanın kaçınılmaz olarak kendisinden bahsetmesi gereken durumlarda “Bu fakir (aciz, muhtaç) veya bendeniz (köleniz, esiriniz)” demesinin daha uygun olacağını öğütlemişlerdir. Bununla da kişinin kibrini dizginlemeyi ve içinden tamamen bu tevazuu hissetmese bile bu sözlerin “dua ve temenni” anlamı taşıyıp zamanla yerleşeceğini umut etmişlerdir.

Yine büyüklerimiz; kişinin kendisine ait bahsedeceği bir hayır veya başarı olduğunda “Ben şunu yaptım” demesi yerine, “Şunu yapmak fakire/bendenize lütfedildi, bahşedildi” demesinin daha uygun olacağını söylemişler, kendileri de bu minval üzere hayatlarını sürdürmüşlerdir.
Bütün bunlar; inceliğin, nezaketin, hayatın her alanına karşı hassasiyetin, zahirin batına, batının da zahire tesirinin bilincinde olmanın, söz ve kelimelerin tamamını dua ve temenni mahiyetinde kullanmanın bir sonucu ve güzelliğidir. “Kendim yapamasam bile iyiliği emreder, kötülükten nehy ederim” diyen Ebu Derda misali, bizler bunu yapamamış olsak bile yapmaya gayret etmeli, kardeşlerimize de aktarmaktan çekinmemeliyiz.

a-Yaşadığımız hayata “MADE IN BEN” damgası vurmak:
Fatih’te bir restoranda üç-dört tane çarşaflı kardeşimiz oturuyordu. Zahirdeki tesettürlerinin batınlarına tesir etmediği bu kardeşlerimiz, kahkahalarıyla bütün salonu doldurmuş, cep telefonlarından dinledikleri ezgilere eşlik ediyorlardı. Salonda bulunan herkes gibi ister istemez benim de gözüm, kulağım onlara kayıyordu. Bu sırada garson gelerek arkadaşlara siparişlerini sordu. İçecek bölümüne gelince arkadaşlardan biri:
-Ben Coco Cola’yı boykot ediyorum, ayran yok mu!? Dedi.
Dakikalarca dondum kaldım. Nişantaşı’nda “Ben Coco Cola’dan başkasını içmem” diyen biri ile bu arkadaşın arasında ne fark vardı? İkisinin de dediklerinin hiçbir önemi yoktu. İki cümlede de tek bir yöne işaret vardı: “BEN! Bak bu benim, ben böyleyim veya böyle değilim, ben herkese benzemem, ben özelim!”

Hasan Basri şöyle der:
“Öyle bir topluluk gördüm ki, herkes yaptığı ameli gizli tutar, ilan etmezdi. Çünkü onlar şeytana saklı olan amelin gizli olan amel olduğunu bilirlerdi. Ziyaretçileri olurdu ama kıldıkları namazı dahi onlara göstermezlerdi. Bir adam Kur’an-ı Kerim’i ezberlerdi de komşuları hissetmezlerdi. Yine fıkıhta büyük bir dereceye ulaşırdı da, insanlar hissetmezlerdi. Evinde misafirleri olduğu halde uzun namaz kılsa bile, misafirleri hissetmezlerdi. Biz öyle toplumlara ulaştık ki, onlardan biri gizli yapmaya gücü yeten bir şeyi asla açığa çıkarmazdı. Duayı bütün benlikleriyle yaparlardı da, sesleri işitilmez, ancak kendileriyle Allah arasında bir fısıltı olurdu..”

Sahabe, tabiin ve onlardan sonra gelen (Allah hepsinden razı olsun) nesillerin amellerini bu kadar gizlilikle yapmalarının sebebi, benliklerine muhalefetten başka ne ola ki?
Oysa bizler o neslin gözünde hiçbir anlam ifade etmeyecek kırık dökük amellerimizi bile o kadar büyük tantanalarla yapıyoruz ki, görmeyene, duymayana aşk olsun! Bir zamanlar insanlara örnek olmak amaçlı yapılan ufak tefek samimi programlar, şimdilerde git gide büyüdü, şişirildi ve azgınlaştı..
Çocukluğumuzda bazı arkadaşlarımız evlerinde sessizce hafızlık yaparlardı, kursları, hocaları yoktu.. Başlama, bitirme programları yoktu.. Başladıkları gibi sessizce bitirirler ve bunu hiçbir şekilde gündem yapmazlardı.. Öyle ki, yeni tanıştıkları insanlar “Fatiha’yı biliyor musun, oku bakayım” dediklerinde sessizce okur ve hiç Bakara’ya atlamazlardı.. Bulundukları ortamda en iyi bilen onlar olsa bile, söz kendilerine düştüğünde utanır, sıkılır, yerin kaç kaç dibine girerlerdi.. O zamanlar hafızlık sendromu diye bir şey de yoktu.. Ne hafızlık yapanın ne de o evde yaşan diğer aile bireylerinin psikolojileri bozulurdu.. Her şey, hiçbir şey yokmuşçasına devam ederdi.. Ne vardı ki zaten?
Sonradan bir şey oldu.. Örnek olunmalıydı.. Tamam olunsundu.. Fakat böyle mi olmalıydı?.. İş bu raddelere kadar varmalı mıydı?..

Bu sene ise bir hafızlık kursu, bitirme programında öğrencilerine okutacağı hafızlık sözleşmesini incelemem için bana gönderdi.. Maddelerden biri tüyler ürperticiydi:

-Hayatımın her alanına “MADE IN BEN” damgası vuracağıma söz veriyorum!
Kur’an hamili olmaları sebebiyle Müslümanlar arasında en çok hilm ve tevazu sahibi olmaları gereken bu kardeşler, bilerek veya bilmeyerek kendilerini Firavun’un kibir makamına çıkarıyorlardı..
Bütün bunlar kendini önemsemenin, kendini eşsiz hissetmenin tezahürleri olarak ortaya çıkıyordu..
b-Cihadımızın ve mücadelemizin bize şov imkanı sunması:
Artık Batı toplumu gibiyiz; acılarımız da sevinçlerimiz de çok önemli.. Acı çeken biziz sadece, onun için acılarımızdan bahsetmeliyiz.. Hem de başkasının bizden daha çok nice acılar çektiği umurumuzda bile olmadan.. Sevinçlerimizden, aşklarımızdan söz etmeliyiz.. İlk biz sevdik, sevindik.. Bizimkisi başka aşk çünkü..
Guantanamo’da ömür boyu kalacak olan mücahidin emin olun anlatacak hiçbir hikayesi yoktur.. Zindanda her gün ölümü bekleyen binlerce Müslüman, oradan çıktığı zaman anlatacağı hikayeleri, yazacağı cümleleri kurmaz hiçbir zaman..

Suriye’de binlerin arasında ölen çocukların ne adları bilenecektir ne de öyküleri.. Tıpkı Çeçenistan’da, Afganistan’da, Filistin’de ve diğer İslam ülkelerinde cennete yürüyen güzel insanlar gibi..
“Attığın zaman sen atmadın, Allah attı..” ayetini bizler ne zaman idrak edeceğiz?..
Cihad ve mücadele birilerine ölüm getirirken neden bize şov imkanı sunuyor? Acılar, kendimize ait sözcüklerin sesini kısması gerekirken neden sesimiz her cihetten duyuluyor? Yoksa biz nasibi dünyada iken verilenlerden miyiz? Payını dünyada çarçabuk isteyenlerden mi?
Biz konuşmadığımız takdirde bir şeyler bilinmeyecek sanıyoruz.. Oysa hiçbirimizin bilmemekle ilgili bir sıkıntısı olmadığı malum.. Çok konuşarak bazı değerlerin kıymetini düşürdüğümüzün farkında değiliz.. Konuştukça eksiltiyoruz.. Eksiliyoruz..

Hz. Ali’nin dediği gibi; “Cevaplar çoğaldıkça, hakikat gizlenir.”
Çocukluğumuzda bizler gerçek mücahidlerin ve şehidlerin sevdalarını sadece gözlerinden okuyabilirdik.. Hiç konuşmazlardı sevdalarından, kendilerinden söz etmezlerdi.. Gittiklerinde şaşırırdı kimilerimiz; “Ben onun böyle biri olduğunu bilmiyordum” diye.. Bilmemeliydik zaten.. Çünkü onlar Rableriyle kendileri arasına başkalarını sokmaktan haya ederlerdi.. Sessizce gittiler.. Rüyalarımızda hala sessizce gülümserler..
Biz konuşanlar, olduğumuz yerden bile her an geriye saymaktayız, farkında değil misiniz?.. Konuştukça tükenmekteyiz.. İksirimiz bozuldu.. Aşkımıza namahremi sırdaş ettik.. Şimdi ne sır kaldı ne de bir sevda adından söz edecek..
“Falan cihad videosunu izledin mi?” demek, “Falan Kore dizisinin son bölümünü izledin mi?” demek kadar basit şimdi..
Hakikat gizlendi, kolay kolay açmaz artık yüzünü..

c-Allah’a giden yolda kendine çağırmak:
Tekasür; kabirleri saymak, malı mülkü saymak değil sadece..
Tekasür; her tür çoklukla oyalanmak, aldanmak..
Nitelik amacımız nicelik sıkıntısıyla yer değiştirdiğinden beri artık kalitenin bir önemi yok hayatımızda.. Varsa yoksa çokluk.. Ne kadar çok adamımızın, yayınımızın, vakıf-dernek bünyemizin, dergimizin, gazetemizin, yurtlarımızın, kurslarımızın, dershanelerimizin, evlerimizin olduğu önemli..

Vitrinlerimiz önemli artık.. Reklamlarımız.. Dalkavuklarımız..
Kendimizi bize ne kadar iyi hissettirirlerse, kibrimizi ne denli güçlü kabartırlarsa, o kadar iyi bir davetçiyiz..
Zamanında özverili davetçiler olan ve “Sen Rabbine bir yol tut da, ister bir kayanın içinde ol, ister bir denizin derinliklerinde, ister bir sahrada, çölde O seni zayi etmez.. Yeter ki O’na varan bir yol tut” diyen bizler artık bunu diyemez olduk..

Doğru yol bizim fırkamızda olduğu için O’na varmak isteyen bizim yanımızda olmalıydı.. Bizim yanımızda olmayan zayi olurdu.. Bizimle birlikte çalışmıyorsa zaten bir şey yaptığı da söylenemezdi o kişinin..
Kafa sayısı ile ilgilenen davetçi eşrafı, yanındaki insanların kalitesizliğinden dem vurulduğunda gayri ihtiyari; “Ben herkesi durumuna göre kullanıyorum!” diye ağzından kaçırıyor sonra düzeltiyordu; “Herkesten imkanı ölçüsünde faydalanıyorum!”
Ne için? Kimin adına?
Seleften büyüklerimiz; “Bir toplulukta konuştuğun zaman konuşman hoşuna gidiyorsa, hemen sus. Sustuğun zaman susman hoşuna gidiyorsa, hemen konuş” derler.
Topluluklarda konuşmanın, insanların susarak bizi dinlemelerinin hoşumuza gitmediğini hangimiz söyleyebilir?
Hasan Basri: “Öyle topluluklarla (sahabeler) arkadaşlık ettim ki, onlardan birine bir hikmet ulaşmış olsa, o hikmeti söylemesi kendisine ve arkadaşına fayda verecek olduğu halde, sırf meşhur olma korkusundan dolayı onu söylemeyi kendisine yasaklardı.”
Bizler, nefsiyle bu denli kavgalı, onun her istediğine muhalefet etmeyi en büyük cihad addeden bir silsilenin halkasıyız, devamıyız..
Uveys el-Karanî neden adını soran Hz. Ömer’e; “Abdullah (Allah’ın bir kulu) cevabını verir? Neden diyar diyar kaçar insanlardan bilinmemek için.. Kendisinden nasihat isteyenlere rivayete göre;
-Allah’ı bilir misiniz? der. Orada bulunanlar:
-Evet, derler.
-O halde başka şeyleri bilmeseniz de olur, der. Sonra:
-Peki, Allah sizi bilir mi? diye sorar. Orada bulunanlar:
-Evet, derler. Bunun üzerine:
-O halde başkaları sizi bilmese de olur, der.
Şimdi hangimiz sessizce veda edebilir şöhretine? Evine kapanıp günahlarına ağlayabilir?
Birileri çıkıp boş boş konuşabilir; “O dediğin hepsinden kolay, insanların eziyetine sabretmek daha zor” diye.. İnsanların eziyeti mevzusu eskidenmiş arkadaşım.. Şimdi eziyet bahsi çoktan kapandı, nimet kapıları açıldı.. Kendi çocuklarının, ailelerin sıkıntılarına son derece tahammülsüz olan İslam davetçileri, dışarda iki sıkıntıyla uğraşıp bunu da başımıza kakmasınlar bi zahmet.. O kadar şöhretin bu kadarcık zahmeti olsun artık..
Nefis maldan, candan daha kolay geçer inanın.. Fakat şöhretten değil..
Ama “öyle olması gerektiğine inansam ben onu da yaparım” diyoruz.. İnanmıyorum ki.. Ben yapabildiğime inanırım çünkü.. İnandığımı da yaparım.. Çünkü ben benim..
Peki, o zaman sormazlar mı adama:
Bunca İslam davetçisine rağmen neden kimse Allah’a varamıyor? diye..
d-Blogcu anneler ve dâhi çocukları:
Büyüklerin narsistliğinden bahsettik, fakat en acısı narsist çocukların sayısının çığ gibi büyümesi..
Sürekli düşünüyorum; “Doğan her çocuk İslam fıtratı üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi, Hırıstiyan ve Mecusi yapar.” hadisini.. Elbette inandık ve tasdik ettik.. Fakat bu işte bir iş var ki, bu çocuklar fıtrat üzere doğamıyorlar..

Bilim gelişti ve artık pek çok anne, çocuk eğitiminin veya etkileşiminin henüz anne karnında başladığını biliyor.. Buna göre anne karnındaki çocuk daha dünyaya gelmeden bütün narsist programlar çocuğa yüklenmiş oluyor..
Anneler, çocuğun bir dâhi olmasına yardımcı olma iddiasında görünen CD’ler alıp daha çocukları doğmadan bunları dinliyor ve izliyorlar.. Bebek Einstein, Dahi Bebek gibi setler bunların en bilinenlerinden.. İnternete şöyle kısa bir göz attığımızda annelerin “Çocuğum bu videoları izlemediği takdirde normal biri mi olur?” diye yana yakıla sorduklarını görüyoruz.. Ve pek çok anne-babanın eline kamerayı alarak çocuğunun dehasını kaydedip YouTube’de yayınladığını..
Bizim camianın annelerinin de artık diğerlerinden hiç kalır yanları yok.. Hamileliklerinin ilk haftalarından itibaren yaşadıkları tüm evrimi saniye saniye kaydeden ve bunu diğer Müslüman annelere faydalı olma kılıfı altında yapan annelerimiz var.. İyi de kardeşim, senin hamileliğinde kaç kilo aldığının, vücut çatlaklarını nasıl önlediğinin, hangi yemeklere aş erdiğinin, çocuğunla ilgili ne tür dâhice hayaller kurduğunun, çocuğunun babasıyla münasebetinin bize ne gibi bir faydası olduğunu aklı başında biri anlatsın lütfen, yoksa aklım bu işe hiç ermeyecek..
Hamile kalan her kadının kendisini Meryem, karnındaki çocuğu da İsa sandığı bir devirde yaşıyoruz.. Yaşamış oldukları her şey o kadar özel ki.. Dünyanın kendileri ekseninde dönmesini, herkesin onların hal ve hatırlarını sormasını, onları büyük bir ilgiyle takip etmesini istiyorlar.. Hâlbuki sen hamile olan milyarlarca kadından sadece birisisin! Çocuğun da milyarlar arasında doğan biri olacak sadece..

Gebelik ve doğum anıları yazmanın mahremiyete saygısızlık ve yırtıklık olması ayrı bir konu.. Bizim konumuz; çocuğu daha doğmamışken fıtrattan çıkarmak, ona kendisinin ne kadar özel ve ayrıcalıklı olduğunu hissettirmek.. Anne karnındaki çocuk her şeyi bilip hissediyorken annesinin çocuğu üzerinden kendisini ve çocuğunu teşhir ettiğini hissetmiyorsa ben de bir şey bilmiyorum..
Çocuğun an be an fotoğrafları, odası, giysileri, biberonu, emziği hepsi internet üzerinden Müslüman kardeşlere faydalanmaları için pazarlanıyor.. El-âlemin faydasını bir kenara bırakalım, o çocuğun kendisine ekranda baktıkça, insanların kendisini izlediğini, beğendiğini, yorum yaptığını gördükçe ilerde nasıl biri olabileceğini düşünüyor muyuz?

İslami hassasiyeti olmayan anne-babalar çocuklarının şarkı söylediği, dans ettiği, yüzdüğü vs. dâhi videolarını paylaşırken, bizim yayınlarımızda üç yaşından itibaren Kur’an okuyan, namaz kıldıran, vaaz veren, tekbir getiren, marş söyleyen dâhi çocuklar var..
Her zamanki gibi aynı şeyi/şeyleri yapıyoruz.. Reflekslerimiz aynı fakat tezahürleri farklı.. Sonuç.. Sonuç da maalesef aynı.. Kendini beğenerek şarkı söyleyip dans eden çocuk.. Yine kendini beğenerek Kur’an okuyan çocuk..
Birisi; “Benim oğlum süperman, benim kızım prenses” diyor..
Bizimkisi; “Benim oğlum komutan” diyor..
Ah ne olur birileri de; “Benim çocuğum derviş olmalı, hizmetkar olmalı” dese içinden sessizce.. Çocuğuna gönülden itaat edenleri, huzurda boyun bükenleri, istiğfar edenleri, tevbe edenleri, göz yaşı dökenleri anlatsa.. Komutanlara hizmetkar olmayı, Allah yolunda gidenlerin ayaklarının tozu olmayı, bir alimin dizi dibinde emre râm olmayı öğretse..

Bilse ki, Allah’a gönülden boyun eğen, düşmana da yürekle karşı durur..
Bilse ki, Allah yolunun yolcularının ayaklarının tozu olan, hiçbir şöhretin, kibrin, gururun satın alamadığı mukavemetli bir imana sahip olur..
Bilse ki, O’nun huzurunda eğilen, hayatta dimdik durur..
Bilse ki, tevazu gösterenin izzet ve şerefi arttıkça artar..

e-Sonuç:
Normalden uzun bir yazı oldu ve belki daha verilecek çook örnek var.. Fakat bu görülenler çerçevesinde düşünüp tefekkür ettiğimizde –burada yazılmayan ve şu an itibariyle göremediğimiz- pek çok şeyin bu çerçeveye dahil olduğunu görüp idrak edeceğiz inşaallah..
“Ne yapmalı?” sorusunun cevabını herkes idrakince düşünmeli..
İslamî anlayışını tamamen siyasallaştıran biz Müslümanların Kur’an ve Sünnete bakışı o kadar farklılaştı ki, bütün ayet ve hadisleri İslam devleti kurma yolunda basamaklar olarak görüyoruz.. Hoş, artık İslam devletimiz de kurulduğuna göre biraz daha rahata erdik.. Artık meclislerimizde devlet büyüklerimizin ağzından ayet hadis eksik olmuyor.. Bize de onların siyasi ve politik manevralarının İslam’la ne kadar örtüştüğünü bulmak gibi yeni bir Kur’an-Sünnet taraması düşüyor..

Oysa Kur’an ve Sünnet sadece “Allah’a selim bir kalp ile gelmesi gereken” o insanın nefsini eğitmek ve kalbini tasfiye etmek için gönderilmiştir.. Namaz, oruç, hacc, cihad gibi bütün ameller de bunun içindir..
Onun için hikmet, hakikat sevgisi ve arayışı, irfan, zühd, tasavvuf, kalbin tasfiye edilmesi, nefis tezkiyesi gibi kavramları ciddi anlamda gündemimize taşımalı ve bunlardan nasibimizi aramalıyız..
Aklımızı çıkarıp bir kenara atmalı ve fıtrattan ne kadar uzaklaşmış olduğumuzu yine o fıtrata dönerek bulmalıyız..
Kabaran nefsimizin, büyüyen kibrimizin tedavisi; “Estağfirullah biz de herkes gibi insanız, hatamız var” gibisinden laflar gevelemekle olmaz..

Podyumlarda tedavi sürecini çoktan geçtik, artık karantinaya alınmalıyız..
Çıktığımız fil dişi kuleden sadece inmemeli, tepetaklak düşmeliyiz..
Radikal kararlar almalıyız..
Dolapları dolup taştığı halde hala yeni elbise almaktan vazgeçemeyen bizlerin bu hastalığının tedavisi, eski elbiseleri fakirlere vermek değildir! Bu sadece kendi pisliğimizden başkalarında arınmak istemek gibi narsist bir düşüncenin İslamî kisvesidir.
Onun yerine makası kavrayıp bütün elbiseleri kesip doğramalı.. Kıyafet sıkıntısı olan çocuklarımızın ellerine makasları verip en sevdikleri elbiselerini doğratmalı..
Evimizin mobilyalarını değiştirmeyi düşünüp onları fakirlere vermek yerine, baltayı, keseri kapıp mobilyaları paramparça etmeli.. Odasını beğenmeyen, genç oda takımları isteyen çocuklarımıza ranzalarını, dolaplarını kırdırmalı..

Facebook ve Twitter hesaplarımızı kapatmalı, kendimizi teşhir ettiğimiz her imkanı yok etmeli.. “Bana bak, beni fark et” demenin ve buna varan bütün yolların önünü tıkamalı..
Bizi özel ve değerli hissettiren her ne var ise söküp atmalı hayatımızdan.. Putlarımızı teker teker kırmalı ve çocuklarımıza da kırmayı öğretmeli..
Evimize dönmeli.. Kendimize..

Evimiz bize dar gelmemeli ve günahlarımıza ağlamayı bilmeli..
Kaldırıp attığımız putların, al aşağı ettiğimiz kibrin bir daha kalbimize saltanat kurmaması için de o “selim kalp ile Allah’a varan insanın” pırıltılarını aramalı içimizde..
Kolay bir şeyden söz etmediğimi biliyorum.. Belki de neden söz ettiğimi bile bilmiyorum..
Fakat bir şey var, amellerimizi boşa çıkaran.. Bir şey var, ne kadar amel edersek edelim O’na yaklaşmamıza engel olan..

Arayalım o halde.. Yeter ki çabalayalım, çırpınalım..
Bulamasak da yolunda ölelim..

(Ümmü Reyhane-07.09.2012)

Yorumlar

yorumlar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazın.
Please enter your name here