EMR-İ BİL MARUF NEHY-İ ANİL MÜNKER

-İYİLİĞİ EMRETMEK, KÖTÜLÜKTEN ALIKOYMAK-

Euzu billahi mine’şşeytanirraciym. Bismillahirrahmanirrahim

İslam bir çağrıdır… Tüm kuşakları ve zamanları kuşatan bir çağrı… Şirkten tevhide… Batıldan Hakka… Beşeri sistemlerin zulmünden, İslam’ın adaletine… Dünyanın sıkıntılarından, ahiret saadetine çağrı … bu davetin ucunda tevhid, izzet, adalet ve cennet vardır…

Kerim Kitab’ın kimi soruları insan hayatında derin izler bırakıyor. Bu sorulardan kaçmak da mümkün değil, sorularla sorgulanan insan, cevabını ve tavrını belirtmek mecburiyetinde… gevelemeden.. geçiştirme tekniklerine yönelmeden… çünkü soruyu soran bizatihi Allah (cc)…

“İman edenler için hala vakit gelmedi mi?…” (Hadid-16)

İslami çabalarımız için yüreklerin ortaya konulması gerekiyor, ancak cemaat ruhumuz sıkıntılı… vahdet arayışlarımız problemli… Yoksa kalpte bir yetersizlik mi var? Ya eylem de?

Günaha kalp kapılarını açık tutup, serbest dolaşım hakkı tanıyan birey ve toplumların iflahı mümkün müdür? Unutmayalım ki her günahta küfre uzanan bir boyut vardır.

Şunu baştan itiraf edelim ki; kimsede ‘ismet ’ sıfatı aramıyoruz, insanın ‘masum’ kalmayacağını da biliyoruz… Fakat bu günaha teslim olacağımız anlamına da gelmez…

Günahsız kişi yoktur, günahsız toplum da yoktur… Doğru, ancak günahın toplumsallaşmaması için tedbir almalıyız…

Dünyaya öyle daldık öyle daldık ki, günah kanıksanır oldu… özgürlükler ve temel insan hakları kapsamında, günah serbestisinin önü açıldı… kimse kimseye müdahil değil… kimse kimseden mesul değil… Nasıl olsa “her koyun kendi bacağından asılacak” mantığı geçerli…

“Emri bil maruf, nehyi anil münker” farzı, sanki kaldırılmış bir hüküm gibi…

“İyiliği emretme, kötülüğü yasaklama”nın pratikte karşılığı, bu gün için nedir diye sormanın bir anlamı var mıdır?

“El ile müdahale” şiddet kapsamına alındı… “Dil ile müdahale” kişisel özgürlükler alanına saygısızlık sayıldı… Geriye “kalp ile buğz” kaldı… zamanla kalpte dönüşüyor, benzeşiyor, tepki vermiyor…

Münkeri seyrederken imanın en alt basamağı olarak tarif edilen “hiç olmazsa kalp ile buğz etmek, kalbinle karşı durmak” aşaması… burası iman gediğinin en dibi…

Burası kalbin yerinde durup durmadığı aşaması… “Kalbinle buğz et”… Rahatsızlığını hissettir… Kalbi bir direniş geliştir… İmanın en zayıf noktası.. Kalpte günaha buğz kalmamışsa artık savaş hepten kaybedilmiş demektir. Vurdum duymazlık… Kalp teslim-i silah etmiş oluyor… Türkçesi kalp düştü demektir… Günahın bu kadar toplumsallaştığı bir ortamda “emri bil maruf, nahyi ani münker” sorumluluğundan uzaklaşan Müslüman! Kalbinde buğz etmek seviyesinde bile olsa bir tepki vermiyorsan, bilmiş ol ki, orada senin de günah dosyan kabarıyor…

“Bir toplumdaki bir adam bu toplumun içerisinde günah işler de bunu değiştirmeye güçleri olduğu halde, oradakiler değiştirmezlerse, Allah onlara ölmeden önce mutlaka azabı isabet ettirir.” buyuruyor Allah’ın Rasulü…

Evet, eğer Allah’ın bizlere yüklediği ‘yeryüzünün halifeliği’ görevini hakkıyla yerine getirmek için bir çabada bulunmuyorsak, hepimizin günah dosyası kabarıyor demektir.

Bir çabada bulunmak diyoruz… Yani, yeryüzünün ıslahı için ne yapmamız gerekiyorsa yapıp, hangi yoldan gitmemiz gerekiyorsa o yoldan gidip, neleri sevmemiz gerekiyorsa onları sevip ve neleri sevmememiz gerekiyorsa onlara hayatımızda yer vermeyerek, yani, Rabbimizin bildirdiği yolda bildirdiği şekilde bir mücadele içerisinde bulunmaktan bahsediyoruz. Çünkü biz, gelmiş geçmiş tüm insanlar içerisinden seçilmiş ve ‘en hayırlı bir ümmet’ vasfıyla şereflenebilme imkanına sahip bir topluluğuz. (inşallah)

“Siz insanlar için ortaya çıkarılan, iyiliği emreden, fenalıktan alıkoyan ve Allah’a inanan hayırlı bir ümmetsiniz…” (Ali İmran-110)

Bu ayetleriyle Rabbimiz insanların içinden yeryüzünün en hayırlı, en şerefli, en güzel, en şahsiyetli toplumunu çıkarmayı murat ediyor. Bizim toplumumuzun, İslam toplumunun böyle bir toplum olmasını emrediyor. Bu yeryüzünün en hayırlı, denge unsuru olacak toplumun sahip olması gereken özelliklerini de bakın şöylece belirliyor:

Sizler insanlar arasından çıkarılmış en hayırlı, en bereketli bir toplum olmalısınız. Sizler ey peygamber dönemi insanları. Sizler ey kutlu asrın insanları. Sizler ey Rab ve İlah olarak Allah’ı, kitap ve hayat proğramı olarak Kur’an’ı, din olarak teslimiyet dini olan İslam’ı, örnek olarak, peygamber olarak ta Allah’ın kutlu elçisi, son elçisi Hz Muhammed as’ı kabul etmiş olan müslümanlar. Unutmayın ki sizler dünya üzerinde tüm insanlık için çıkarılmış, yetiştirilmiş, eğitilmiş en hayırlı bir ümmetsiniz. Marufu, Allah’ın güzel dediklerini, hayırlı dediklerini, din dediklerini emredersiniz, münkerattan da, Allah’ın kötü dediklerinden, çirkin dediklerinden, işe yaramaz dediklerinden de nehyedersiniz. İnsanları kötülüklerden alıkorsunuz. Ve bir de siz Allah’a iman edersiniz. Siz hayatınızda Allah’ın tek Rab ve İlah olduğuna iman edersiniz. Sizin imanınızı, sizin amelinizi, sizin hayatınızı, sizin kavganızı Allah belirler. Siz tüm hayatınızda Allah’a teslim oldunuz. Nasıl inanacağınızı, nasıl kulluk edeceğinizi, nasıl yaşayacağınızı, insanları neye ve nasıl davet edeceğinizi, nelerden nehyedeceğinizi de Allah belirler. İşte sizler böyle bir toplum olmak zorundasınız diyor Rabbimiz. Böyle olduğunuz zaman hayırlı ve şerefli bir toplum olacaksınız.

Ayet-i kerimeye dikkat ettik mi? Rabbimiz bizim özelliklerimizi sayarken insanlar içinden, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmet olduğumuzu haber verdikten sonra bu üstünlüğümüzün birinci sebebi olarak önce iyiliği emreder, kötülükten menedersiniz buyuruyor. Sonra da Allah’a iman edersiniz buyuruyor. Emri bi’l-ma’ruf ve nehyi ani’l-münker özelliğimizden sonra Allah’a iman özelliğimizden söz ediliyor. Demek ki ilk şart budur. İlk şart iyiliği emredip kötülüklerden menetmektir. Zira bu görev ihmal edilirse, toplum bozulursa, İslam’ın yaşanacağı ortam oluşmazsa, müslümanca bir toplum oluşturulmazsa İslam yaşanmaz, iman yaşanmaz. Yani eğer bizler iyiliği emrederek kötülüklerden menederek çevremizi düzeltemezsek, çevremizi müslümanlaştıramazsak, inanan mü’minleri daha iyi inanır, inanmayanları da inanır hale getiremezsek böyle bir ortamda biz imanı, İslam’ı yaşıyamayız. Bakın işte şu anda bize müslümanca bir hayat yaşama hakkı tanımıyolar. Demek ki İslam’ı yaşamanın ilk şartı budur. Bu vazife ihmal edilir de toplum İslam’ı yaşamaya müsait olmaktan çıkarsa o zaman belki biz fert olarak inanabiliriz ama eğer inanmayanları veya az inananları düzeltemezsek biz de yaşıyamayız İslam’ı. Kaldı ki bizim imanlarımızı, inançlarımızı yaşamamız demek, namaz kılın emrine , oruç tutun buyruğuna ve emri bi’l-maruf yapın, münkerden nehyedin emrine tamamen uyabilmemizdir. Bunları yerine getirirsek biz İslam’ı yaşıyoruz demektir.

Evet, bu konferansımızda, ‘hayırlı ümmet’in bir ferdi olma iddia ve çabasında bulunan bizler için, ciddi derecede önemli olan ‘emri bir maruf ve nehyi anil münker’ yani ‘iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak’ kavramını , hep beraber, önce anlamaya ve sonra da hayatımıza aktarmaya çalışacağız inşallah. Biraz önce, emri bil maruf ve nehyi anil münker kavramının zihinlerimizde canlanması amacıyla küçük bir giriş yaptık. Konferansımıza;

· Maruf ve münker kavramlarının anlaşılması

· Hükmün farziyeti

· Bu görevi üstlenen davetçinin vasıfları

şeklinde bir içerik ile konumuza devam edeceğiz.

EMR-İ Bİ’L-MA’RÛF VE NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER;
ANLAM VE MÂHİYETİ

“Sizden öyle bir cemaat bulunmalıdır ki (onlar herkesi) hayra çağırsınlar, iyiliği emretsinler, kötülükten vaz geçirmeye çalışsınlar. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Al-i İmran-104)

Siz bir ümmet oluşturun. Sizden bir ümmet çıksın, bir topluluk bulunsun. Dünya üzerinde sizin ümmetiniz şu özellikleri taşısın. Sizin ümmetiniz, topluluğunuz şöyle olsun, şu özellikleri taşısın: Tüm dünyaya, tüm dünya insanlığına şahitler olsun bu toplumunuz. İnsanları hayra çağırsın, hayra davet etsin, iyiliği emretsin, kötülükten menetsin. İşte hem dünyada hem de ahirette felaha erenler, kurtuluşa erenler, başarıya ulaşanlar onlardır.

Evet mutlaka sizden bir grup insanları hayra çağırsın, hayra davet etsin, hayra çağrıda bulunsun, hayra davetiye çıkartsın, hayrı çağırsın, hayrı çağrıştırsın. Kendilerini görenler hayrı, hakkı hatırlasınlar. Sizden bir grup marufu emretsin, tevhitten yana olsun, tevhidin amiri bulunsun, münkeri de nehyetsin, islamın istemediği küfrü ve şirki nehyetsin, küfrü ve şirki ortadan kaldırmaya çalışsın.

Müslümanlar olarak bizim böyle olmamızı istiyor Rabbimiz. Gerçekten şu anda kötülüklerin, kötülerin, kötülük taraftarlarının, kötülüğe çağıranların çoğaldığı, iyilerin, iyilik taraftarlarının, iyiliğe çağıranların çok az olduğu bir dünyada, pislerin, kötülerin tüm dünyayı egemenlikleri altına aldıkları bir dünyada, hayrın, iyiliklerin unutulup şerrin hayır diye kabul gördüğü bir dünyada insanlık buna ne kadar muhtaç değil mi?

Öyleyse gelin böyle bir dünyada bir topluluk olalım, bir topluluk oluşturalım. Allah’ın istediği gibi insanları hayra, hakka davet eden, hayrı gündeme getiren, hayrı yaşayan, hayrı pratikte gösteren bir topluluk olalım. Allah ve Rasulü’nün maruf dediği, iyilik dediği bir hayatın kavgasına soyunalım. İnsanların Cennet yollarını açıp Cehennem yollarına barikatlar koyalım. İnsanların farkında olmadan süratle ateşe doğru sürüklendikleri bir dünyada kollarımızı makas gibi açarak durun kalabalıklar, bu yol çıkmaz sokak, nereye gidiyorsunuz? Bu gidişiniz sizi ateşe götürüyor. Gelin işte Allah yolu buradadır. Gelin Cennet buradadır, Cennet yolu buradadır, felaha erenler buradadır, dünyada da ahi-rette de başarıya ulaşanlar buradadır diyelim.

Evet demek ki marufu emredecek ve münkeri nehyedeceğiz. Ama her şeyden önce biz marufu ve münkeri bilmek zorundayız. Neyin maruf, neyin münker olduğu-nu bilmeliyiz ki birini emredip, ötekisini menetme imkanımız olsun. Müslümanın evvela maruf ve münker bilgisine sahip olması gerekir. Bilmezsek Allah korusun maruf diye münkeri emretmeye kalkarız, münker diye marufu nehyetmeye kalkarız.

Hadisi şerifte şöyle buyrulur:
“- Kadınlarınız azdığı ve gençleriniz fıska girdiği zaman durumunuz ne olacaktır?
Sahabeler:
– Bu da olacak mı Ya Resulallah?
– Nefsimin kudretinde tutana yemin ederim ki evet. Hem de daha şiddetlisi de olacaktır.
– Ondan daha şiddetlisi ne olabilir, ya Resulallah?
– Marufun (iyiliğin) münker (kötülük) ve münkerin maruf olarak karşılandığını görürseniz ne dersiniz?
– Ya Resulallah, bu da mı olacaktır?
– Nefsimi kudretinde tutana yemin ederim ki bu da olacaktır. Hem de daha şiddetli şeyler olacaktır.
– Bundan daha şiddetlisi ne olabilir ya Resulallah?
– Münkeri emredip maruftan sakındırırsanız, ne dersiniz?
– Ey Allah’ın Resulü, bu da mı olacaktır?
– Evet, nefsimi kudretind tutana yemin ederim ki bu da olacaktır. Yüce Allah şöyle buyurdu : “Bana yemin ettin (ey resulüm) onlara öyle bir fitne vereceğim ki, akıllı kişi onda şaşkına döner.”

(Rezin tahric etmiştir. Bu rivayet daha muhtasar olarak Ebu Ya’lâ’nın Müsned’inde ve Taberâni’nin el-Mu’cemu’l-Evsat’ında tahric edilmiştir. Heysemi, Mecma’u’z-Zevaid’de kaydetmiştir (7, 281).)

İyiliği emir ve kötülükten sakındırma yapılmadığı takdirde toplumun başına gelecek cezalardan biri de zulüm ve sapıklığın yaygınlaşmasıdır. Ve ne yazık ki, bu gün içinde bulunduğumuz durum da işte budur .

O halde bizler önce münkerin ve marufun ne olduğunu bilmeliyiz. Bilmeliyiz ki maruf ve münkeri bir tavır ortaya koyabilelim.

Peki o zaman nedir münker? Nedir maruf?

Münker; dinin hoş görmediği doğru bulmadığı, Allah ve Rasulünün haram kabul ettiği, çirkin gördüğü her şeydir. Haramlardan mekruhlara kadar dinin tasvip etmediği, yasakların her çeşidine İslam dininde ‘münker’ denmiştir.

Bunun zıddı olan yani dinin meşru ve doğru kabul ettiği, güzeldir dediği her şeye de maruf denir.

Öyleyse münkerin ve marufun tesbitinde tek ölçümüz vahiydir. Hakkı da batılı da, iyiyi de kötüyü de, karı da, zararı da, marufu da münkeri de, hidayeti de dalaleti de, hidayette olanı da, dalalette olanı da en iyi bilen Allah olduğuna göre bu konuda tek ölçü, tek söz sahibi vahiydir. Bize düşen de öyleyse her şeyi bilen Alim ve her şeyden haberdar olan Habir olan, Hakim olan Allah’ın yargısını ve Allah adına konuşan Rasulullah efendimizin değerlendirmesini temel kabul edip onun dediği gibi yaşamak zorundayız. Allah ve Rasulü’nün maruf dediklerini maruf, münker dediklerini de münker bilmek zorundayız. Çünkü, insanlar ister çoğunluk olsunlar, ister azınlık olsunlar onların hiç birisinin bu konularda hüküm verme ve değerlendirme hakları da güçleri de yoktur. Tüm yeryüzü insanlığı toplansalar, hatta Cinleri de yardıma çağırsalar şu iyidir, şu kötüdür, şu haktır şu batıldır, şu kardır şu zarardır, şu münkerdir bu maruftur demeye hakları yoktur. İyiliklerin ve kötülüklerin tesbitinde, hakkın ve batılın tesbitinde, münkerin ve marufun tesbitinde kıstas insanlar değil, toplum değil vahiydir. Vahyin maruf dediği maruftur, münker dedikleri de münkerdir. Bu konuda söz söyleme hakkı sadece Allah ve Resulü’ne aittir.

“Allah ve Rasulü bir işe hükmettiği zaman, mü’mün bir erkek ve mü’min bir kadın için, o işte kendi isteklerine göre seçme hakları yoktur. Kim Allah’a ve Rasulüne isyan ederse artık gerçekten o, apaçık bir apıklıkla sapmıştır. ” (Ahzab-36)

Mademki münkerin ve marufun tespitinde temel kriter vahiydir o halde münkeri ve marufu tanıyabilmek için vahyi bilmek zorundayız. Sürekli Kur’an ve Sünnetle beraber olmak zorundayız. Münkeri ve marufu tanımanın yolu kitap ve sünneti tanımaktan geçer. Bunları tanıdığımız kadar biz münkeri ve marufu tanıma imkanı bulabileceğiz demektir.

Öyleyse Kur’an ve sünnetin gölgesinde, bu kavramları anlama çabamıza devam edelim. Artık biliyoruz ki, bu kavramları islamın yüklediği anlam ve kapsam ile anlayabilmemiz bu yoldan geçer.

Kur’an-ı Kerim açısından bu kavramlara bakıldığında görülecektir ki; yalnız AHLAKİ SINIRLARLA ifadesini bulan bir anlam taşımadığı gibi, sadece vaaz ve öğütten ibaret bir sahaya da sıkıştırılmamıştır. Kur’an-ı Kerim’in ifade ve üslubunu iyice kavradığımızda göreceğiz ki bu iki kavramın kapsamı çok geniştir. Hatta “Kur’an ve İslam bu iki kavram üzerinde kurulmuştur” denilse yanlış olmaz. Zira “dini hayatı canlı ve diri tutmak, dünyadaki tüm İslam dışı yanlış ve eğrileri düzeltmek için” sarfedilen çabaları ve gayretleri ifade edecek kadar geniş sahalıdırlar. Bu iki kavramı böyle anlamağa bizi iten , elbette ki Kur’an’ın tatbikatıdır. Veya hedeflediği toplum anlayışıdır. Aksi halde maruf ve münkeri öyle dar anlamak hedefi olmayan bir çabayı sarfetmeye götürecek ve sadece cahiliyyenin “iyi ahlak” deyip, sadece sözde kalabilecek, kendisine bir zararı dokunmayacak bir anlayışa mü’mini sürükleyecektir. Böylelikle de dinin ve dini hayatın ayakta tutulması için herhangi bir gayret ve çalışma sarfedilmeyecek. Mü’min gönderildiği hedefini tanımayacaktır. Kapsam ve kavramı böyle anlaşılan kavramın farziyetine de inanmayacaktır. Dinin ve dini hayatın üzerinde kurulduğu bu iki kavramın mana ve ehemmiyeti ile ilgili her türlü çalışma artık boş bir hayal halini alacaktır ve İslam ümmetinin, görevi ile ilgili çalışmayı da dar ve sınırlı bir sahaya hapsedecektir.

Bu düşünceye sahip bir kişiye: “Allah , dini hayatın yaşanmasını bize emretmiştir” diye sorsan, cevabı; “onları ahlaki güzelliklere çağırıp böyle bir hayatın varlığını duyurduktan sonra görevimiz sona ermiştir” diye cevap verecektir. Şüphesiz ki bu düşünceye sahip kimse maruf ve münker kavramlarını anlama konusunda, dini bir tasavvur ve algılayıştan uzak kalmıştır. Tıpkı ümmetin, niçin ve hangi maksat ve hedefleri gerçekleştirmek için gönderildiğini anlamadığı gibi. Demek oluyor ki aslolan; Kur’an’ın maksat ve hedefleri doğrultusunda yaşanan İslam gerçek islamdır.

Diğer dinlere baktığımızda, bağlılarından sadece iman etmelerini istediklerini görürüz, buna karşın İslam, mü’minlerden, inanmalarını ve inandıkları gibi yaşamalarını da istemiştir. Amelden, hareketten yoksun olan bir iman tıpkı yerine getirilmeyen bir görev gibi eksiktir. İmanda ölçü; yaşayıştır! Hem de öyle bir yaşayış ki hayatın her bir alanına müdahale eden ve yansıyan bir yaşayış… hayatın her safhasını bütünüyle etkileyen bir maruf ve münker anlayışını benimsemiş bir yaşayış…

Tüm bu hükümlerden ve varılan sonuçlardan anlaşılmaktadır ki maruf ve münker kavramları, herhangi bir kimsenin istediği yorum ve izahla doğru anlaşılmaz. Genel bir anlayışla bakmak gerekir. O zaman görülecektir ki bu iki kavram Allah’ın ‘rızası’ ve ‘gazabı’ şeklinde anlamını bulur. Bir amel ve davranışı ‘maruf’ ve ‘münker’ sınırı içinde değerlendirebilmek insan aklının yetkisi dışındadır. Zira maruf ve münker diye amelleri iki temel üzerine oturtmak Allah’ın şeriatının hakkıdır. Kim Allah’ın şeriatının üstünde, bir ameli maruf ve münker kabul ederek hükmetme hakkını kendinde görürse, o kimse kendini tanrı makamına koymuş olur. Böyle bir tavır içine girmek yalnız Allah’ı inkar değil, aynı zamanda Allah’a karşı savaş açmak ve topyekün insanlığı ölüme mahkum ederek, dine karşı isyan etmek demektir.

>> “İYİLİĞİ EMRET, KÖTÜLÜKTEN MEN ET” EMRİNİN FARZİYETİ

Kur’ân-ı Kerîm’de,
“Sizden, hayra da’vet eden, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan (iyiliği emredip kötülüğü men eden) bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmrân- 104)
buyurulmaktadır.

Bu âyetle ma’rûfun emredilmesi ve münkerden menedilmesi işi bütün İslâm ümmetine farz kılınmıştır. İslâm ulemâsı bu görevi ümmet içinden bir grubun yapmasıyla diğerlerinden sorumluluğun kalkacağını (yani farz-ı kifaye), ancak hiç kimsenin yapmaması halinde bütün müslümanların sorumlu ve günahkâr olacağını (yani farz-ı ayn) söylemiştir.

Her ferdin nasıl ki farzı aynda gösterdiği azmin, yapılmadığında sorumluluk kalkmayacağı konusunda gösterilen inancın, farz-ı kifayede de gösterilmesi gerekir. Evet, ehil bir grubun yapmasıyla, ümmetin yükü hafiflemiş olur. Ve bu görevi yapanlar sevap ve ecre nail olur. Ümmetin de bu ecirde ortak olması için, bu görevi yürütecek ehil cemaatın yetişmesinde ortak olması şarttır. Zaten bu yönüyle farz-ı kifaye ümmetin tümüne şamil bir görevdir, denilmektedir.

Başka bir âyet-i kerîmede Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; çünkü emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar ve Allah’a iman edersiniz.” (Âl-i İmrân- 110)

Ayet-i kerime, marufu emredip münkerden nehyetmeye çalışma görevi ile ümmetin ıslahı görevinin, ümmetin hiçbir kesiminin hariç olmaksızın, hiçbir taifeyi hedef almaksınız topyekününe farz olduğuna parmak basmaktadır.

Mü’minler, dünyadaki en hayırlı toplumdur ve iyiliği emreden, kötülükten alıkoyan en güzel ahlâkla yetişmiş bir ümmettir. Bu toplumun korunması için bu âyetlerle dinin en önemli ilkeleri olan iyiliğe, doğruluğa, güzelliğe çağırmak emredilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
“Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle onun kötülüğünü söylesin; buna da gücü yetmezse kalbiyle ona buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.”

Ma’rûfu emretmek, münkerden alıkoymak sorumluluğunun ağır bir yük olduğunu Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şu buyruğu ortaya koymaktadır:
“Bana hayat bahşeden Allah’a andolsun ki, siz ya iyiliği emreder kötülükten alıkoyarsınız ya da Allah kendi katından sizin üzerinize bir azap gönderir. O zaman duâ edersiniz, fakat duânız kabul edilmez.”

Şu âyet de ibretle düşünmeyi gerektirmektedir:
“…Onlar, (İsrâiloğulları) birbirlerine hiçbir münkeri yasaklamadılar. Yemin ederiz ki yapmakta oldukları şey çok kötü idi…” (Mâide- 78-79)

Peygamberimiz, İsrailoğulları’nın nasıl bozulduklarını şöyle anlatır bizlere:
“İsrâiloğullarının dindeki bozuklukları şöyle başlamıştır. Bir adam başka birine rastlar ve: ‘Hey arkadaş, Allah’tan kork ve yapmakta olduğun şeyi terket, zira o işi yapmak sana helâl değildir’ derdi. Ertesi gün aynı işi yaparken tekrar o adamla karşılaşır ve onu yaptığı kötülükten yasaklamadığı gibi onunla yiyip içmekten ve birlikte olmaktan da çekinmezdi. Onlar böyle yapınca Allah, onların kalplerini birbirine benzetti”. Sonra Rasûlullah (s.a.s.) şu âyeti okudu: “Allah’tan gelen gerçekleri örtbas etmeye şartlanmış olan şu İsrâiloğulları Dâvud ve Meryemoğlu İsa’nın diliyle lânetlenmişlerdir. Bu onların isyan etmeleri ve hak, adâlet sınırlarını aşmalarındandır. Onlar birbirlerini işledikleri kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmadılar. Yaptıkları şey gerçekten ne kötü idi ve şimdi onların çoğunun inkar edenleri kendilerine dost edindiklerini görürsün. Nefislerinin onlar için önceden hazırladığı şey ne kadar kötüdür ki Allah onlara gazap etmiştir, onlar azapta ebedî kalacaklardır. Eğer onlar Allah’a ve kendilerine gönderilen peygambere ve ona indirilen her şeye gerçekten inansalardı bu; Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenleri dost edinmezlerdi. Ama onların çoğu İlâhî sınırları aşan kimselerdir.” (Mâide, 78-81).

Bu âyeti okuduktan sonra peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Hayır Allah’a yemin ederim ki ya iyiliği emreder kötülüklerden sakındırır, zâlimin elini tutup zulmünden el çektirir, hakka döndürüp hak üzerinde tutarsınız, ya da Allah kalplerinizi birbirine benzetir de İsrâiloğullarına lânet ettiği gibi size de lânet eder.”

Hz. Peygamber’in çeşitli buyruklarında müslümanların her birinin birer çoban olduğu, elleri altındakilerden sorumlu bulunduğu, mü’minler arasında canlı ve sürekli bir toplumsal birliktelik ve beraberliğin olması, dâima zayıfın hakkının güçlüden alınmasından yana tavır takınılması, cihadın en faziletlisinin zâlim bir devlet başkanına karşı hak bir söz söylemek olduğu belirtilmektedir.

Ma’rûfu emretmek, münkerden alıkoymak görevini İslâm ümmeti içinden öncelikle âlim olanlar üstlenir; yoksa bu iş câhillere bırakılmaz. Çünkü câhiller her şeyi altüst edebilirler, kavram ve değer kargaşasına yol açarlar.

Görevin yerine getirilmesinde ana ilke her müslümanın âhirette hesap vereceğini bilmesi şuurudur. Toplumlar genelde ikiye ayrılırlar: Ma’rûf toplumlar, münker toplumlar. Münker toplumlar oluşmuş veya oluşmakta iken, müslümanların ma’siyete, münkere, tâğuta itaatten kaçınmaları farzdır. Yani müslümanların her münker toplumunu ma’rûf toplum, İslâm hükümlerinin yaşandığı toplum haline getirmeleri fârz kılınmıştır. Çağdaş demokratik laik toplumlar dini sadece Allah’la kul arasında bir mesele olarak görürler ve İslâm’ın ma’rûf – münker ilkesinin sadece ahlâkî bir mesele olduğunu iddiâ ederler. Halbuki hayatın bütün yönlerini Allah ve Rasûlunün emir ve yasakları doğrultusunda yaşamak ve münker toplumları İslâmî toplum haline dönüştürmekle görevli olan müslümanların bu durumuyla demokratik ilkeler birbirine hem karşıt, hem de çelişiktir. Bu sebeple müslümanların her zaman ma’rûfu emretmeleri, münkerden sakındırmaları mümkün olmaz; karşılarına münker toplumun emir ve yasakları çıkarılır. İşte bu noktada müslümanlar için şu buyruk geçerlidir:

“Ey iman edenler siz kendinize bakın; hidâyette/doğru yolda iseniz dalâlette olanlar/sapıtanlar size zarar veremezler” (Mâide-105)

Müslüman, bir vahyi hakim kılmaya çalışırken öte yandan münkerlerle mücâdele kesintiye uğramaz, ma’rûfun emredilmesinden geri kalınmaz. Bu nokta şunun için önemlidir: Ma’rûf, ne salt ahlâkçılık demektir, ne de İslâm’ın ana ilkelerinin yerine insan haklarının geçirilmesidir. Ma’rûf, tek kelimeyle İslâm’ın kendisidir. Münker de, aslı itibarıyla veya ahlâkî açıdan sadece kötü şeyler değil, tam anlamıyla İslâm’ın yasakladığı her şeydir. Yeryüzünün değişik yerlerinde, değişik rejimlerde ve şartlarda yasayan müslümanlar için değişmeyen ölçü budur. Bunun tek yöntemi de Rasûlullah’ın sünnetidir.

“Size peygamber neyi verdiyse onu benimseyiniz…” (Haşr- 7)

Gerçek ma’rûf-münker görevi, en başta insanın kendisinden başlayarak yapılır . Bazı insanlar her devirde, Rasûle itaati söylerler, kendileri itaat etmezler; sadakayı emrederler, kendileri vermezler. İşte şu ayet-i kerimede onlar uyarılmaktadır:

“Kitabı okuyup durduğunuz halde kendinizi unutur da başkalarına mı iyiliği emredersiniz? Düşünmez misiniz?” (Bakara- 44)
İyiliği emredip kendileri yapmayanlar için hesap gününde dudaklarının ateşten makaslarla kesileceği haberini vermiştir Allah’ın Rasulü;
“İsrâ’ya götürüldüğüm (Mi’râca çıkarıldığım) gece, dudakları ateşten makaslarla kesilen birtakım kimselerin yanından geçtim. ‘Bunlar kimlerdir ey Cebrâil’ dedim. Bana şu cevabı verdi: ‘Bunlar dünya ehlinden olan hatiplerdir. İnsanlara iyiliği emrettikleri ve Kitab’ı okudukları halde bizzat kendilerini unutanlardır. Bunlar hiç akıl etmezler mi?”

Bu, sistemli bir dâvet çalışmasını gerektirir. İslâm’ın ilk yayılışı da böyle olmuştur. İslâm’ın hâkim olmadığı düzenlerde, ehl-i kitab’a karşı veya müşriklere ve diğer gayri İslâmî zümrelere karşı tek geçerli dâvet metodu Rasûlullah’ın sünnetidir. Bunu ancak Rasûlullah’ın sünnetiyle açıklayabiliriz

Enes b. Mâlik’ten rivâyet edilen bir hadiste şöyle bir hüküm bulunmaktadır: “Biz Allah’ın Rasûlune:
– Ey Allah’ın Rasûlü, biz iyiyi tamamen işlemedikçe emredemez miyiz? Kötülükten tamamen sakınmadıkça menedemez miyiz?
diye sorduk. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
– Siz iyiliğin tamamını işlemeseniz dahi iyiliği emrediniz. Siz kötülüğün tamamından sakınmasanız dahi kötülükten sakındırınız”

Hz. Lokman’ın oğluna öğüdü her zaman ve mekânda uyarıcının hâlini beyan eder:
“Yavrum, namazı gereği üzere kıl; iyiliği emret ve fenâlıktan alıkoy. Bu hususta sana isabet edecek eziyete katlan. Çünkü bunlar kesin olarak farz kılınan işlerdir.” (Lokman- 17)

Peygamber ve O’nun yolunda yürüyenlerin en önemli görevi, Hakk’ı tebliğdir. Her Müslüman bu konuda görevlidir. Müminlerin bu husustaki görevlerini yerine getirmeleri farzdır. İslâm; sürtüşme, tartışma, bölünme ve parçalanma dini değildir. Onun ruhunda ve mayasında ancak Allah’a kul olmanın derin manası, birbirimize kardeş olmanın yüksek anlamı yatmaktadır. Dinde kula kul olma basiretsizliği yoktur. Günümüzün tebliğ metodu bu doğrultuda geliştirilmelidir. İslâm dininde tebliğ, belli bir sınıfın değil, inanan bütün insanların vazifesidir. İslâm’da sınıf ayırımı yoktur. Her kişi, kendi bilgi ve kültür seviyesine göre, başkalarına tebliğde bulunup onları şuurlandırmaya çalışmak mecburiyetindedir.

Maruf ve münker görevinin, bu ümmetin temel görevi olduğu kesin olmasına rağmen, ne acıdır ki günümüzde çoğu insan “Allah’ın dinini hala tanımıyor ve İslam dini diye bir dinin de farkında değildir” dense mübalağa yapılmış olmaz. Allah’ın bu eşsiz dini ve risaleti, tüm insanlara tebliği edilip dünyanın en ücra köşesindeki insana ulaştırılıncaya kadar, bu ümmetin görevin farziyeti kalkmaz ve kalkmayacaktır. [Zira bu ümmetin görevi İslam ile insan arasındaki engelleri kaldırıp, engelsiz bir tebliği sağlamaktır.] Hiçbir mazeret, ümmetten bu sorumluluğu düşürmez. Her sınıf insan bu farziyet karşısında sorumldur.

Ümmetin bu mühim, mühim olduğu kadar mazeret kabul etmeyen görevini, beli bir topluluğun omzuna yüklemek asla doğru değildir. Zira ümmetin, insanlığın belli bir kesimini Allah’ın azabından kurtarmaya çalışması, diğer bir kısmını kendi haline terk etmesi, Kur’an-ı Kerim’in bakış açısına ters düşer. Mü’min de taşıdığı bu sorumluluktan asla kurtulamaz. Fakat, İslam ümmetinin inşası için bu derece önemli görevin, gelişi güzel çabalara bırakılamayacağı da açıktır. Bu yüzden iyiliğin yayılması ve kötülüklerin kaldırılması mücadelesi, çok daha düzenli, metodlu, devamlı bir çalışmayı da gerektirmektedir. Ve bu çalışmayı omuzlayacak bir topluluk bulundurması, tüm İslam ümmetinin sorumluluğudur. Böyle bir topluluğun bulunması durumunda ise, her birey kendi gücü nisbetinde, emri bil maruf ve nehyi anil münker görevine devam edecektir.

>> İYİLİĞİ EMREDİP KÖTÜLÜKTEN NEHYETMENİN ŞARTLARI

Şüphesiz ki iyiliği emretmek, amacına göre, uygun bir ortamda, uygun bir yöntemle, en güzel bir şekilde ve sonuç almak üzere yapılmalıdır. Bunun için, bu görevi yerine getirirken, Rabbimizin kitabında okuduğumuz, Rasulullah’ın uygulamalarından örnek aldığımız ve alimlerimizden dinlediğimiz şartlara, kurallara, bildirilen yollara uymalıyız ki bu görevi en verimli bir şekilde gerçekleştirmiş olalım. Şimdi, bize bildirilen bu şartları maddeler halinde anlamaya çalışalım;

· Evvela, iyiliği emredecek ve kötülükten sakındıracak olan kişinin, neyin iyi neyin kötü olduğunu bilmesi gerekir. Bir de, bir kötülükten men edecek iken, ihtilaflı olan bir münker’den men etmemesi gerekir. Çünkü, ictihadın var olduğu konularda, mezhepler birbirlerinden farklı görüşler içerebilmektedir. Mesela, namazı çok ufak şekil farklılklarıyla kılıyor diye, bir Hanefi, bir şafiyi uyaramaz, senin yaptığın yanlıştır, münkerdir bak güzeli doğrusu budur diyemez değil mi?

· Maruf-münker görevi, en başta insanın kendisinden başlayarak yapılır. “Sizler kitabı okuduğunuz halde (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz? (Bakara-44)

Önce kendi nefsine nasihat et sonra da başkalarına öğüt ver diyor bir alim. Başkalarını düzeltmeye çalış diyor. Sen kör isen, başkasının elinden tutup bir yere nasıl götürebilirsin? Ancak kendi gözleri gören kişi başkasını bir yere götürebilir. Denize düşen ve yüzme bilmeyen birisini ancak iyi bir yüzücü kurtarabilir.

Peygamberimiz, başkalarına iyiliği emredip de kendisi yapmayan, kendi nefsine pay çıkarmayan kişinin durumunu şu sahnelerle anlatır:

“Kıyâmet gününde bir adam gelir, cehenneme atılır. Bağırsakları karnından dışarıya fırlar. Değirmen merkebinin döndüğü gibi bağırsakları etrafında döner. Cehennemlikler onun etrafına toplanır, şöyle derler:
– Ey filân, sen ma’rûfu emreden, münkerden alıkoyan bir kimse değil miydin?
Şöyle der:
– Evet, öyle idim. İyiliği emreder, fakat kendim işlemezdim. Kötülükten alıkoyar, fakat kendim işlerdim.”

· İnsanları iyiliğe, Allah’ın yoluna çağırırken, hikmetle, güzel öğütle çağırmamız, insanlarla en güzel şekilde tartışmamız, azgınlara bile yumuşak söz söylemiz emredilmiştir Kur’an-ı Kerimde.

“(Resûlüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok iyi bilir.” (Nahl-125)

“Halkın seviyesine ininiz.” diye buyuran bir Rasulün ümmetiyiz. İyiliği anlatırken, karşımızdakilerin anlayabileceği bir şekilde ve ayetlerde belirtildiği gibi, yumuşak bir uslup ile anlatma çabası içerisinde olmalıyız. Elbette iyiliği anlatmamız ve kötülükten alıkoymamız, her zaman aynı söz ve davranışlarla gerçekleşmeyecektir. Kimi zaman yumuşak bir söz ile, kimi zaman sadece tavır ve davranışlarımız ile, kimi zaman ise ciddi bir tavır takınıp uyaramak suretiyle gerçekleşecektir bu görev.

· Marufu emredip münkerden sakındırmak mü’minin görevidir ve bu görevi yaparken hiçbir kimsenin kınaması, azarlaması veya zarar vermesinden korkmaz.

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.” (Maide-54)

Evet, Allah bunları; “Allah’ı sevenler ve Allah’ın da kendilerini sevdiği kimseler” olarak vasfetmiştir. Demek ki bu yolda mücadele ederken yalnızca Allah’a dayanıp sadece O’ndan korkmak ve başkalarının kınamasından, eleştirmelerinden, küçümsemelerinden, alaylı bakışlarından, dışlamalarından korkmamak, böyle güzel bir dereceye ulaştırıyor bizleri. Zaten bu dereceyi idrak edebilen birisi için, başkalarının kınamasının bir değeri var mıdır?

“Dostum Allah Rasulü (sas) bana şu iyi hasleti yapmamı tavsiye etti. Bana:
– Allah yolunda kimsenin kınamasından korkmamayı
– Acı da olsa hakkı söylememi
Vasiyet etti.”
diyor, Rasulün o güzel arkadaşlarından, sahabelerinden olan Ebu Zer Gıfari (ra).

Zaten, peygamberimizin;
“Cihâdın en faziletlisi, zâlim idarecinin karşısında doğru ve adâletli sözü, hakkı haykırmaktır.”
diye bildirdiği cihadı, ancak Allah’tan korkan ve başkalarından gelebilecek bir zarardan korkmayan, çünkü yararın da zararın da Allah’ın dilemesiyle olabileceği bilincine ulaşmış bir mü’minden başka kim gerçekleştirebilir?

Ve müslümanlığının haysiyetini, şahsiyetini, Hz. Peygamber (as) şu sözüyle net bir şekilde dile getirir:
“Eğer ümmetimin , zâlime “sen zâlimsin” demekten korktuğunu görürsen, bil ki onun varlığı ile yokluğu birdir.”

· Peygamberimiz (sas), ümmetin kaderini, yarınını ilgilendiren bu görevin, yani, dinin yasakladığı bir şey yapılmaya, emrettiği bir şey de terkedilmeye başlandığı zaman hakkı teblîğ ederken yılmamak gerektiğini ifade eder. Müslümanın , marufu emr münkeri nehiy çalışması , bulunduğu vakit içerisinde gözle görünür bir etki oluşturmasa bile, etkisinin nereye varacağını hissetmediği bu görevini sürdürmesi gerekir. Çünkü müslümana düşen sadece gayret etmektir. Bu gayret sonucunda oluşacak başarı,hayırlar, hidayet ise Allah’tandır.

“(Resulüm!) Sen sevdiğini hidayete eriştiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir.” (Kasas-56)

İnsanlar iyiliği emredip kötülükten alıkoyma görevini yerine getirirken dikkat etmemiz gereken bir diğer nokta da, insanların “ayıp ve kusurlarının araştırılmaması”dır. Zaten hadislerde dei kişinin günahlarını başkalarına anlatmaması, açığa çıkarmaması gerektiği tavsiye edilmiştir. Çünkü asıl amaç, kötülüğün yayılmamasıdır. İnsanların günahlarını, hatalarını rahat bir şekilde konuştukları ortamlarda, konuşulan gnahlar zamanla hoş görülmeye başlanılır, meşrulaşır. Oysaki amaç, kötülüğün değil iyiliğin yaygınlaşmasıdır. Ve aynı bunun gibi başkalarının günahlarını da açığa çıkarmak için, araştırmalar yapmak, onların peşlerine düşmek, iyiliği emredip kötülükten nehyetme görevini amacından saptırır.

Bu konuda Hz. Ömer (ra) ile bir adam arasında geçen bir olay anlatılır. Şöyle ki;
“Hz. Ömer (ra) adamın birinin evine pencereden içeri girer ve adamı istenmeyen bir halde yakalayarak:
– Bu yaptığın nedir?
diye adama çıkışınca; o da;
– Ey mü’minlerin emiri! Ben Allah’a bir açıdan isyan ettiysem, sen üç açıdan günah işledin.
diye cevap verince, Hz. Ömer (ra):
– Nedir onlar?
diye sorar, adam:

– Allah Teala: “Gizli kusurları araştırmayın” (Hucurat-12) buyurdu. Sen araştırdın. Allah Teala; “Evlere kapılardan giriniz ” (Bakara-12) buyurdu. Sen pencereden girdin. Allah Teala; “İçinde bulunanlara selam verip onlara ünsiyet etmeden başkalarının evine girmeyiniz.” (Nur-27) buyurduğu halde sen selam vermeden içeri girdin, dedi.
Bunun üzerine tevbe etmek şartıyla Hz. Ömer (ra), bu adamı bıraktı.”

>> MARUFU EMR VE MÜNKERİ NEHY GÖREVİNİ YAPANLARDAN İSTENEN VASIFLAR

Marufu emr ve münkeri nehy; bütün sınırları, şartları ve adabıyla bu mühim görevi üstlenen kimseden imkan sağlanacak belirli özellik ve vasıflar ister. Bu vasıf ve özellikleri şahsında taşımayan kimse ve görevi hakkıyla yürütemez. Bu vasıflara konferansın başından beri ara ara değindik. Emri bil maruf ve nehyi anil münker görevini üstlenen mü’minde görebileceğimiz vasıfların en temelleri şunlardı;

-Allah’a iman
-Namaz
-Zekat
-Sabır
İhlas

Bu bölümde, bu kavramlar arasından son derece önemli olan bir kaçını açıklamaya çalışacağız. Bunlardan ilk namaz olacak;

NAMAZ

Mü’min dünyadaki görevi, dinin tasvip edip onayladığı her bir iyiliğe davet etmek, dinle çatışan her çeşit fikir ve ameli ortadan kaldırmağa çalışmaktır. Allah ve rasulü’nün emrettiği her şey maruf, yasakladığı her şey de münkerdir. Bu iki kavram dini tümüyle ifade eder. Marufu emredip münkeri yasaklamak hakikatte, “dini hayatı uygulamak” demektir.

Geçmişte bu çok önemli ve büyük görevi omuzlayanlar, ancak kalpleri iman ile saflaşmış, hayatları tertemiz ve amelleri Kur’an ve sünnet ölçüleriyle anlam kazanmış seçkin insanlar idi. Zira bu kimseler marufu yapanların ve bunu kendilerine tatbik edenlerin ilk nesli idi. Yoksa münkere batmış insanları nasıl men edeceklerdi. Haktan yüz çevirmiş insanlara marufu nasıl emredeceklerdi? Dolayısıyla da dünyada, yapmadıklarını söyleyen, öğüt almayıp da öğüt verenlerin elleriyle eşsiz bir inklap meydana gelmezdi.

Şu değişmez bir gerçektir: Bu dava, davet ettikleri hayatta müşahhas ve canlı bir örnek olmaya azmeden ve bu uğurda kendilerini feda eden erler ve mücahitler ister. Bu kimseler konuştuklarının ilk tatbik edenleri ve davet ettiklerinin ilk kabul edenleri olacaklar ve olmak zorundalar.

İşte namaz, mü’mini marufu emr ve münkeri men etme görevine ehliyetli kılar. Lokman oğluna vasiyet ederken bu hususa işaret ediyordu:

“Oğulcağızım, namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış. Sana (bu emir ve neiy sebebiyle) gelecek her türlü eziyet ve müsibete karşı sabret. Çünkü bunlar kesin şekilde farz kılınan görevlerdendir.” (lokman 17)

Namaz ıstılahi anlamıyla marufu emr ve münkeri nehiy şartlarından olmamakla beraber bu görevi daha güzel yürütmek için gerekli takviyeyi yapar. Namazdan uzak ve kusurlu olanlar bu görevin ağırlığı altında ezilirler. Marufu emredip münkeri yasaklamaya çalışmak için gerekli yüce vasıf ve faziletler ancak namaz ile gelişir. Zira bu görevi hakkıyla yapabilenler ancak dünyanın aldatıcı parlaklıklarına kendini kaptırmayanlar, onun gurur ve zevklerine esir olup etkisinde kalmayan aksine onu bir sınav yeri ve ahiretin tarlası olarak görebilenlerdir. Allah’ın huzurunda küçük büyük herkesin sorumlusu imiş gibi yaptığı her çalışmaya karşılık peşin değil, ahiretteki ücrete ve Allah’ın rızasına talip olma yolunda hayatını feda edebilenler, ancak bu görevin gönüllü erleri olabilirler. Nefislerini Allah sevgisi karıştırıp kalbini, duygularını, aklını ve organlarını bu sevgiyle besleyenler… Allah’tan uzaklaştıranların her türlü arzularından tamamen ayrılanlar… Yüz kızartıcı söz ve amellerden her çeşit münker ve isyandan tam anlamıyla kaçınıp bunda diretenler… Kur’an-ı Kerim, bu yüce vasıfların kaynağının ve bu istenen faziletlerin menşeyinin, ‘namaz’ olduğunu ilan etmiştir. İşte tüm bu sıfatların kaynağı ve menşeyi olan namaz, hayatı, Allah’ın boyası ile boyar. Eşsiz ahlak abidesinin temellerini yükseltir. Faziletli ahlakı meydana getirir. İnsan hayatını, yüz kızartıcı söz ve amellerden, münkerin her çeşidinden temizler. Allah’ın zikriyle imar eder ve kulluk duygusuyla birleştirir…

“… Çünkü namaz münkerden (kötülükten) ve hayasızlıktan alokoyar.” (Ankebut-45) buyuruyor Rabbimiz.

SABIR

Yukarıda geçen ayette Lokman (a.s) oğluna yaptığı vasiyette, marufu emr münkeri nehiy ile beraber sabrı tavsiye etti. Demek oluyor ki bu çalışma sabır ister. Sabırsız ve aceleci olan bir kimse böyle bir çalışmayı yürütemez.

İmam Razi derki:”Maruf ve münker görevini yapan kimse incinir ve eziyet görür. Onun başarısı sabır iledir.”

Asr suresinde de Cenabı Hak sabrı tavsiye kavramını hakkı tavsiye etmenin peşinden getirmiştir. Hakkı tavsiye; mü’minin mü’mine Allah’ın dinini hatırlatmasıdır. Buda dinde, mü’minler arası maruf ve münker görevi demektir.

Birbirine sabrı tavsiye ise, dini tebliğ ve tatbik sahasına koyma yolunda, mü’minlerin uğradığı ve uğrayacağı güçlüklere karşı göğüs germek ve şiddetle eylemlere karşı koymak üzere kendi aralarında, birbirlerini sabretmeye yöneltmek ve teşvik etmektir. Böylelikle marufu emretmek, münkeri nehyetmek için “sabır silahı” önem kazanmaktadır.

Gerçekten maruf ve münker görevi zor bir iştir. İnsan bu görevi, sıkıntılara katlanması, güçlüklerle karşılaşınca sabretmesi ve şiddetli musibetler anında sebat göstermesi sayesinde başarır. Çünkü insan Allah için attığı her adımda sıkıntı ve şiddetli belalarla denenir. Böyle bir sınavı; ancak, şiddetli güçlüklere göğüs gerenler, her ne zaman olursa olsun fitneler ortaya çıktığında dine bağlı kalmakta sebat gösterenler, İslam düşmenı yöneticilere aldırış etmeden hakkı söylemekte cesur davrananlar başarabilir.

Aynı şekilde maruf ve münker görevini hakkıyla yerine getirmek için insanın kendini yenebilmesi gerekir. İlk planda nefsini, aşırı arzularına uymaktan vaz geçirmesi ve sadece Allah’a teslim olması, bu görevi başarmanın belirtileridir. Çünkü kendi nefsine söz geçiremeyen kimsenin, başkasını düzeltip ıslah etmesi mümkün değildir.

İşte bütün bu vasıfları özünde toplayan sabırdır. Sabreden kişi tek başına da olsa maruf ve münker görevini yapabilir. Şartlar elvermediği, her şeyin kriz geçirdiği bir ortamda bile, sabır sahibi kişi, rotasını şaşırmadan bu görevi yapar. Oysa sabrı kaybeden kişi kendisini sabretmeye zorlasa da sebat etmeye muvaffak olmayacağı için bu görevi de yapmak imkanı bulamayacaktır.

AFFETMEK VE YÜZ ÇEVİRMEK

Kur’an-ı Kerim “affetmek” marufu emretmek ve yüz çevirmek gibi üç önemli konuyu bir ayette toplar…

“(Rasulüm!) Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.” (Araf-199)

Ayeti kerime, marufu emretme, kolay yolu tutma ve yüz çevirme arasında kuvvetli bir alaka ve ilişki olduğunu açıklamaktadır. Kur’an-ı Kerim’in üçte biri, affetmek, marufu emretmek ve cahillerden yüz çevirmekten ibarettir.

Davete muhatap olan kimse, maruf ve münker görevini yapan davetçiye karşı, cahilliğini ortaya koyup, uzlaşmaz bir tutum içine girdiği zaman, davetçinin buna karşı takınacağı tavır; gayet ahlaklı, lütufkar ve insanca davranmaktır. Böyle bir kimseden yüz çevirmek gerekir.

Kur’an-ı Kerim dügün usluplarla yapılan mücadeleye ve belli bir hedefe yönelik ilmi münakaşalara karşı değildir. Fakat iş inada binip, kibirli davranışlara ve yersiz çekiştirmelere meydan verirse, davetçinin susması ve karşılık vererek vaktini kaybetmemesini emreder.

Affetmek ve cahilden yüz çevirmek, Allah’a ve peygamberine isyan edenlere karşı ses çıkarmayıp, zillete boyun eğmek veya herkesin yapmakla yükümlü olduğu görev konusunda yersin bir anlayış göstermek ve istisnasız herkesin yapmak borcunda olduğu amelleri hafife almak manasına gelmez. Şüphesiz ki bu ve buna benzer amel ve davranışlarda müsamaha ve taviz dediğimiz, ‘hoş görme’ ve ‘görmemezlikten gelme’ gibi bir tutum tüm dini kurumları dağıtmaya ve özünü parçalamaya götürür.

Affetmek ve yüz çevirmekten başka, iyiliği emredip kötülükten sakındıracak olan mü’minlerin taşıması gereken bir diğer özellik te, ihlastır.

İHLAS

İhlas her amel ve çalışmanın ruhudur. Bu ruh kaybolunca, insanların çok büyük değer verdikleri amellerin, Allah yanında hiçbir ağırlığı ve değeri kalmaz. Bu nedenle mü’min, maruf ve münker görevini yaparken, herhangi bir yalan ve hile katmaksızın, daima niyetine bağlı kalması gerekir. İhlastan bir şey kaybetmemesi ve yaptığı ile ancak Allah’ın rızasını istemesi gerekir.

Marufu emr münkeri nehiy, din uğruna eşsiz bir hizmet, insan için büyük bir derecedir.

Peygamberin yolundan giderek, onun görevlerini üstlenmek… Tahmin edemeyeceğimiz bir derece… Bu dereceye, ancak kendilerini Allah2ın rızasını aramaya yönelten ve Ahiret kurtuluşundan başka bir şey istemeyen, ihlas sahibi kimseler sahip olur.

Bütün bu çalışmalar, inanarak, şöhret ve riyaya kaçmaksızın, nefsin ve bedenin arzularına uymadan yapılmalıdır.

Böyle bir çalışmada ihlas ve doğruluk kaybolunca sadece nefsini tatmin eder. Dünya hayatındaki çalışma ona, sadece övgü kazandırır.

SON SÖZ NİYETİNE…

Mü’min, namaz ve sabırla destekler imanını…
Affetme yolunu seçer, kendisine sataşanlara, kınayanlara aldırmaz, yolunda yürümeye devam eder…
Artık, ihlastır onun azığı ve onu Rabbine yakın kılar bu yürüyüşü…
Yürüyüşü; iyiliği emreder, yürüyüşü, kötülüklerle mücadele eder…

Bilir ki; yüklendiği görev, kurtuluşun tek şartıdır. Ve bilir, Allah bu yolda yükselenlerden şu şekilde bahsetmektedir:

“… ve onlar kurtuluşa erenlerdir…” (Al-i İmran-104)

Rabbimiz!

Bizler burda, iyiliği öğrenmek ve yaygınalştırmak için toplandık. Amellerimizi salih kıl ve bizleri de, o “kurtuşula erenler”den eyle…

AMİN

KAYNAKÇA:

· Kur’an-ı Kerim
· Kur’an ve Sünnette EMRİ ME’RUF NEHY-İ MÜNKER – Tarih ve Siyasi Tahlil Açısından – / Celalüddin el-Umeri
· Bir İslam Kurumu Olarak HİSBE – İyiliği Emretmek Kötülükten Alıkoymak – / İbn Teymiyyye
· Emr-i Bilmaruf Nehy-i Anil Münker –Toplumsal Yozlaşmaya Engel Olmak – / Ali Korani
· İslam / Said Havva
· Fizılal-il-Kur’an / seyyid Kutup
· Besairu’l-Kur’an / Ali Küçük
· Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih / Çeviri: Abdullah Fevzi Kocaer
· Kitabu’l-Kalb –Yürek Çağrısı- /Ramazan Kayan
· Yol Risalesi / Ramazan Kayan
· Vahiyle Doğrulmak / Ramazan Kayan
· İQRA İslam Ansiklopedisi (V.3.0)
· Şamil İslam Ansiklopedisi

Diğer KAVRAM serisi için tıklayınız.

GencMuslumanlar.com

Yorumlar

yorumlar

1 YORUM

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazın.
Please enter your name here