Telaffuzz.com sitesinin Taha Kılınç ağabey ile  yapmış olduğu röportaj Arapça öğrenenler için güzel tavsiyeler içeriyor, okumanızı tavsiye ederiz.

Arapça denince aklınıza ilk olarak ne geliyor?

Rahmetli Muhammed Hamidullah’ın Arapça ile ilgili çok hoşuma giden bir anekdotu vardır. Onunla başlamak istiyorum. Efendimiz’in (s.a.v.) eşleri bizim annelerimiz olduğu için “Arapça bizim ana dilimizdir” diyor. “Türkler Arapçayı çok kolay öğrenirler” diyerek ardından da bir örnek veriyor. Bu bahsettiğim 1960’lı yıllarda İstanbul Üniversitesi’nde verdiği bir seminerden. Buna örnek olarak Fatiha suresini ele alalım. Fatiha, ‘El-hamd’ ile başlar ve ‘Hamd’ kelimesini herkes bilir. Sonra ‘Lillah’ ile devam eder. Belki li’yi bilmezsin ama Allah, Rab, âlemin, Rahman, Rahim, Malik’i bilirsin. Türkçemizde ‘Yevmiye’ kelimesi vardır, ‘Yevm’ de bilinir. ‘Din’ zaten ‘Din’. Belki ‘İyyekeyi’ bilmezsin. ‘Nestei’, ‘Ne.budu’ biraz zor olabilir ama ‘Sırat’ bildiğimiz ‘Sırat’. Fatiha üzerinden çok ilginç bir şekilde Türklerin ne kadar Arapça öğrenebileceğini özetliyor.

Dolayısıyla, günümüzde bir takım bilim dalları; Tıp, hukuk gibi bazı alanlar, hala çok ciddi bir şekilde Arapça ile haşir neşirler. Çok yakın zamana kadar biz ‘Üroloji’ bilmezdik mesela, ‘Bevliyeyi’ bilirdik. Cildiye, dâhiliye gibi kelimeler hep böyle Arapça üzerinden geliyor. Hukuk dalında zaten hakeza; hak, hukuk, harf, kelime, cümle kelimelerinin hepsi Arapça. Bunlar bizim Arapçadan alıp hala kullandığımız şeyler. ‘İsim’, ‘Memleket’ gibi düşündüğümüz zaman, dilimizde çok fazla Arapça kelime var. Arapça hem günlük konuşmalarımızda, hem de mesleki alanlarda dilimize bir hayli nüfuz etmiş durumda. Dolayısıyla biz bu açıdan şanslıyız. Belki şu anda yüzümüz batıya dönük ama Arapça ile hala ciddi derecede haşir neşiriz. O yüzden Arapça öğrenmek isteyen bir insan, bu yola çok kolay girebilir. Özetle söyleyebilirim ki, yeni başlayan biri için öyle çok zor, yabancı bir alan değil. Hiç bilmediğin ve günlük hayatta kullanmadığın İngilizceye başlamaktan daha kolay. Çünkü Arapçayı öğrendikçe aslında bildiğin birçok şeyin farkına varacaksın.

Arapçanın zor olduğu gibi bir kanı var öğrenenler arasında. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Zorluk, psikolojiyle alakalı bence. İspanyolca öğreniyor isteyen; Çince öğreniyor; işi gereği Rusça öğreniyor. Rusçanın dilimize yakınlık açısından Arapçadan daha kolay olduğunu kimse iddia edemez. Ortak hiçbir şey yok, bambaşka bir dil. Eğer Arapça da yoğun bir şekilde teşvik edilse, insanlar yönlendirilse, göreceksiniz o zaman da “Oo Arapça ne kadar kolaymış”, “Süper, başlayalım hemen” diyecekler. Bunlar belli dönemlerde trend oluyor böyle. Osmanlı’nın son, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Fransızca gündemde; sonrasında bir dönem Almanca olmuş; günümüzde de İngilizce. Nasıl bir algı oluyor sonra? İngilizce çok kolay. Rahatça öğreniyoruz, konuşuyoruz. Bunlar trendle ilgili psikolojik şeyler diye düşünüyorum.

Arapça ile ilk karşılaşmanız nasıldı?

İmam-Hatip okuduğumuz için benim ilk Arapça ile karşılaşmam lisedeydi ve İmam-Hatiplerin en büyük özelliği Arapça öğretmemesiydi. Biz 8 yıl boyunca Arapça görüp hiç öğrenmeden mezun olabilen bir İmam-Hatip nesliyiz ki, o zaman Kartal İHL Türkiye’nin en iyi İmam-Hatiplerinden biri olarak kabul edilirdi. Ortaokul üçe kadar ‘Ketebe’, ‘Ketebee’, ‘Ketebuu’. Onları çekip durduk her sene. Tahtaya yazdık, deftere yazdık. Hoca yazdı, biz yazdık. ‘El-leyli muzlimun ve turgu hâliyetun’ gibi Hz. Ömer’in sokakları teftiş edişini anlatan klasik sıkıcı metinleri üç dört sene boyunca okuduk.  Sonra lise bire geldik.

Bir tane hocamız çok ciddi bir şekilde bize Arapça öğretmeye karar verdi ama temelimiz yok. Nasıl öğretecek? Bize hiç Türkçe bir şey söylemeden Arapça üzerinden öğretmeye kararlı. Hiç unutmuyorum, lise birdeyiz, dönemin ilk sınavı. Sınav kâğıdında ‘İsim’ ve ‘Tarih’ de dâhil olmak üzere her şey Arapça. Kâğıtta Türkçeye dair hiç iz yok. Rakamlara kadar her şey Arapça yazılmış. Sınıf şok oldu tabi. Kâğıt üzerinde 3 senedir Arapça öğrenmiş görünüyoruz ama yok yani. Sınıfta ben dâhil Arapça bilen kimse yok. Sınavda kâğıdın çoğuna dokunamadan yapabildiğimizi yaptık. Hocaya sınavdan sonra dedim ki: ‘Hocam, Allah razı olsun bize öğretmeye çalışıyorsunuz ama kimse bir şey anlamadı.’ Hocamız; “Yok öyle değildir” dedi. “Sınav sonuçlarına bakın, eğer insanlar yapmışsa haklısınız” dedim. Hocamız kâğıtları okuyunca sınıfın döküldüğünü gördü tabi. İkinci sınavda bir baktık; çok kolaylaşmış her şey Türkçe olmuş. Adamcağız direnemedi vazgeçti.

Arapça öğrenme maceranız nasıl başladı?

1997’de 28 Şubattan hemen sonra, Erbakan hocanın hükümeti sırasında lise ikideyiz. 28 Şubatta ortalık gergin malum toplantının ardından. İmam-Hatipler baskı altında. Mayıs ayında okul bitmeye yakın, edebiyat hocamız sınıfa bir soru sordu; “Kur’an-ı Kerimi Türkçesiyle birlikte hiç baştan sona okuyan var mı?” Sıfır. Sınıftan kimse parmak kaldırmadı. Yani hiç kimse okumamış. O yaz tatile Anamur’a gittim. Oturdum balkonda. Bir ay boyunca hiçbir şey yapmadan Kur’an-ı Kerim’i okudum baştan sona. Arapçasını okudum; Türkçesini okudum; karşılaştırdım. Bir ayın sonunda –Allah’a hamd olsun- Arapçanın genel kuralları, kullanılan kelimeler, Kur’an-ı Kerim’in meali temel olarak oturmuştu. Allah’ın bir ikramıdır tabi ama şok etmişti beni. “Biz böyle yapamayız” diye düşünmeyin. Bugüne kadar bu yöntemi tavsiye ettiğim ve ciddi bir şekilde uygulayan insanlar arasında “olmadı” diyene rastlamadım. Uygulamak isteyen çıkarsa diye açıklayayım. Başlamak için çok basit bir Arapça bilgisi yeter. Birisinin çat pat bilgisi olup Arapçaya ilgisinin olması yeterli. İşlerine ara verebilecekleri bir dönemde, kafa dinleyebilecekleri bir zaman diliminde, bir tatilde başka bir şeyle uğraşmasınlar. Bir sayfayı açsınlar. İyi bir meal alsınlar Diyanet’in olabilir. Teker teker ayetleri kontrol etsinler. Çok zorlanıyorlarsa (ketebe, ketebee, ketebuu, yektubu, yektubeeni, yektubuune) mazi ve muzariyi anlatan iki tabloyu alsınlar. İnne ve kardeşleri, kene ve kardeşleri, muzaf olur muzafun ileyh olur içinden çıkamazsınız normalde. Ezberle dur. ‘Ve kenallahu azizen hakime’ demek ki ‘Kene’ kelimenin sonunu ‘ötre’ yapıyor. ‘İnnallahe’, demek ki ‘İnne’ kelimenin sonunu ‘üstün’ yapıyor. O kadar. Böyle dil bilgisini öğretiyor. Hem Kur’an’ı hem de Arapçayı öğreniyorsun, dil bilgisi kuralları kafana yerleşiyor. Bundan sonra da pratik Arapçaya müthiş bir alt yapı oluyor. Herhangi bir Arap ülkesinde 2-3 ay geçirildiğinde Allah’ın izniyle Arapça kendi kendine yürür hale geliyor.

İmam-Hatip’ten sonra İlahiyat bitirdim. Bir şey öğrenmedik. Sınıfın çoğu zamanın şartları gereği zorla İlahiyat’a gönderilmiş çocuklardı. Çocuk Tıp, Mühendislik, Uluslararası İlişkiler okuyacak iken, İmam-Hatiplerin puanı kesildiği için mecburen İlahiyat’a gelmiş. Dolayısıyla o zamanki sınıfımız çok toplama bir sınıftı. Bir de hocalar Zekeriya Beyaz, Yaşar Nuri falan. Düşün yani, o hocalardan ne öğreneceksin? Biz böyle ekstradan bir şeyler yapmaya çalıştık. Yazın yaptığım Kur’an-ıı Kerim çalışmasının ardından, Arapça adına yaptığım diğer şey Şam’a gitmek oldu. 2001 yazında 11 Eylül saldırısının olduğu yaz ben Şam’daydım. Üç, üç buçuk ay kadar orada kaldım. Oradaki ŞamÜniversitesi’nden hocalarla çok özel yoğun bir program yaptık. Akşamları sohbetler, gündüzleri okumalar klasik metinler, yoğun güzel programlar. Allah’a hamdolsun pratiğim de orada gelişmiş oldu.

İlahiyattaki Arapça sürecinden bahsetmek ister misiniz?

Hocalarımıza ayıp olur.

Sokak diline yani Ammiceye nasıl bakmak lazım?

Arapça ‘Sokak Arapçası’, ‘Kuran Arapçası’, ve ‘Modern Arapça’ olarak üçe ayrılıyor.

Bu üçünü bir arada mükemmel şekilde bilen çok az insan var, onlar da özel eğitimli insanlar. Buradan Arap ülkelerine giden çoğu insan sokak Arapçasını yani Ammiceyi görüyor. Bazıları medrese usulüklasik Arapça görüyor sadece. Medya ile uğraşanlar da haliyle Medya Arapçası ile meşgul oluyorlar. Bu üçünü bir araya getirmek çok ciddi bir çaba gerektirir.

Cezayir, Yemen, Filistin, Suriye, Fas, Tunus gibi tüm milletlerin lehçesini bilmek mümkün değil. En iyisi klasik Arapçaya en yakın olan Ürdün ve Suriye lehçelerini öğrenmektir. Ortalama bir konuşma yeteneği üzerine Kuran Arapçası öğrenilmeli mutlaka. Bir de bunların üzerine El-Cezire, El-Arabiya gibi Arap medyasını takip edebilecek kadar bir Arapça yeterlidir Arapça biliyorum demek için. Bunun ötesi filolog olmak demektir. Ya da bölgede on beş yirmi yıl yaşamak gerekli. Gidersin orada yaşarsın bu başka bir şey ama bu topraklarda yaşayanlar için bana göre yeterli Arapça düzeyinin başlangıcı budur.

Ömer Nasuhi bilmen için anlatırlar. Fıkıh, İlmihal, Tefsir kitapları yazmış olmasına rağmen, hacca gittiğinde tek kelime konuşamamış. İsmail Ağa’da da benzeri durumlara rastlanır. Nahiv, Sarf en iyi şekilde okunur öğrenilir. İş konuşmaya gelince (innallahe, ellezine) bu değil yani konuşma Arapçası.

Türkiye’de şöyle bir yanlış anlaşılma var. Arapların hepsinin Kur’an-ı iyi anladığı düşünülüyor. Çok basit bir örnek verecek olursak; bugün sokaktaki bir insanın önüne Safahat’ın her hangi bir sayfasını açıp “Oku bakalım amca” deyince ne kadar okuyup anlayabilirse, sokaktaki sıradan bir Arap’ın da Kur’an-ı Kerim’i anlama durumu o kadardır. Çünkü farklı bir dil, farklı bir dünya. Dolayısıyla bizim kafamızda şöyle bir şey olmasın; “Bunlar çok şanslı, Arapça biliyorlar, Kur’an-ı anlıyorlar.” Böyle bir şey yok. Bahsettiğimiz üç çeşit Arapçadan çoğu Ammiceyi konuşur. Faslının konuştuğunu Suriyeli anlamıyor. Arada Fransızca garip kelimeler ve yerel kavramlar kullanıyor. Bugün Akdeniz’de yerel bir dil konuşulur. Türkçe’nin içinde bir dildir ama kullanılan kelimeler tamamen başkadır. Mesela ‘Kel çocuk öndüğün öte yüzden dibine bulundu’ (Zavallı çocuk geçen gün aşağı düştü.) derler ve oralı olmayan birisinin anlaması mümkün değildir. Elmaya ‘Alma’, Anahtara ‘Gora’, fasulyeye ‘Ülübü’, ipe ‘Iltar’, baltaya ‘Nacak’ diyorlar mesela. Her kelimenin bir karşılığı ve kendilerine göre paralel bir alfabe var. Arapçanın kendi içinde lehçeleri de böyle. Dolayısıyla ‘Arapça biliyorum’ diyen bir insanın Kur’an-ı Kerim’i anlaması, medyayı takip edebilecek kadar modern Arapçayı bilmesi, bir de bir Arapla karşılaştığında konuşabilmesi yeterlidir. İlla onun lehçesinin derinlerine inip, kültürel ögelerini yakalaması gerekmez. Bunun için çok özel bir çaba gerekir. Karşılıklı anlaşabilmek, sorduğunda cevap verebilmek, yol sorduğunda tarif edebilmek yeterlidir. Bunlar da tecrübeyle olacak şeyler. Zaten dil, tecrübedir.

Arapça çok geniş bir coğrafyada Fas’tan İran sınırına kadar konuşulan bir dil. Böyle büyük bir coğrafyada konuşulduğu için çok fazla dış etkiye maruz kalıyor doğal olarak. Arap baharına kadar en korunmuş en fasih Arapça Suriye Arapçası idi. Dışa kapalı diktatörlük dönemleri dili koruyor. Ülkeyi dışarıya açmayınca dil rafine bir şekilde kalıyor. En bozulmuş Arapça Fas ve Mısır Arapçaları çünkü çok fazla gelip geçen olmuş oralardan. Fransa geçmiş, İngiltere geçmiş, İtalya geçmiş. Bütün bunların etkilerine baktığın zaman Arapça lehçelere ve kollara ayrılmış. Tabi bütün bu coğrafyayı birleştiren bir şey var o da Kur’an-ı Kerim. Temel kaynak dil üzerinden insanları birleştirdiği için aslında çok fazla ortak bir gündem oluşturulabilir.

Öğrenme sürecinizde başınızdan ilginç bir olay geçti mi? 

Arapçayı bir Arapla ilk kez 2001’de Şam’a gittiğim zaman konuştum. O zamana dek İmam-Hatip’te hocalarla hasbel kader konuşuyorsun. Onda da ‘Elmanın’, ‘Masanın’ Arapçasını söylüyorsun. Hocamla ilk konuşmada kendimin tanıtırken heyecandan ‘Edrusu’ yerine ‘Uderrisu’ dedim. Hoca da “Oo sen müderrissin, öğretiyorsun” deyip beni yanına aldı, ama sonrasında rezil oldum tabi.

Devam ettiğim çok güzel bir sohbet halkası vardı. Aradan birkaç hafta geçti. Hocamız ders esnasında bir tane sahabenin hayatını anlattı ve onun kim olduğunu sordu. Söylediği her şeyi çok iyi anlıyordum fakat konuşma farklı bir tecrübe. ‘Anlıyorum ama konuşamıyorum’u bizzat yaşadım orada. Heyecanımı yenip ‘Sevban’ dedim. Sınıftaki herkes şok oldu. Benim o zamana dek hem anlamadığımı hem de konuşamadığımı düşünüyorlarmış. Ben ‘Sevban’ deyince ‘Maşallah’ dediler. Bakışları değişti, tebrik ettiler. Bazı insanlarda vardır bu, süper anlarsın ama konuşamazsın. Bir dili konuşmak için hem tecrübe, hem de heyecanı yenmek lazım. Bazı yanlışları yapmayı göze almak lazım. ‘Edrusu’ yerine ‘Uderrisu’ diyeceksin ki, oradan bir şeyler öğreneceksin. Gurur yapmayacaksın.

Mesleğinizde Arapçayı kullanıyor musunuz?

İşime yarıyor tabi. Ortadoğu’da, uluslararası medyada, Arap Baharı hakkında ciddi bir kaynak. Bugün İngilizce, Fransızca birer gerekli birer yabancı dil, ama bir de coğrafyamızın anadili var. Hem medyada hem Twitter’da Arapların kendi aralarındaki konuşmaları anlamak çok işe yarıyor. Dille ilgili şunu söylemek lazım; “Bir milletin dilini bilmeden, o milletin duygularına nüfuz etmek imkânsızdır”. O yüzden Arapların nasıl düşündüğünü, nasıl heyecanlandıklarını, neye sevindiklerini, neye üzüldüklerini veya neden gaza geldiklerini anlayabilmek için dillerini bilmek şarttır. Ben Arap dünyasını okur araştırırım ama İngilizce üzerinden. Böyle bir düşünce olamaz. Belli bir noktaya kadar nüfuz edersin. Orada kalır. Aynı şekilde diğer milletler içinde bu böyledir. Yahudiler, Kürtler, İranlılar ve Batı için de. Sen dillerini bilmeden istediğin kadar onlar hakkında oku, araştır ilerleme kaydedemezsin. Dilini bildikten sonra bir şarkıyı, türküyü, marşı yazdıran sebebi görüyorsun. Onun dilini öğrendikten sonra, bir şey onu neden heyecanlandırıyor veya üzüyor anlıyorsun. Sonrasında da daha derin bir ünsiyet gelişiyor o millet ve coğrafya ile.

Günümüzde Arapça bilen gazetecilerin yükselişini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Konjektürel bir şey diye düşünüyorum. Piyasada gazeteci olarak gördüklerimizin çoğu boş. Çok fazla insan var. Adam hasbel kader Arapça bildiği için gazeteci olmuş. Bir tane yazdığı bir şey var mı? Yok. Yaptığı bir yorum, siyasi olarak okuduğu bir şey var mı? Yok. Kitap okuyor mu? Yok. Yaptığı şey tercümeden ibaret. Twitter’i takip ediyor, oradan buradan dedikodu aktarıyor. Kimse bir şey bilmediği için en ufak bir bilgi bile baş tacı oluyor. Türkiye böyle bir yer maalesef.

Peki, gazetecilik yapacağım diyen birinin Arapça öğrenmesi şart mı?

Şart tabi. İngilizce de ‘olmazsa olmaz’ ama eğer Ortadoğu üzerine bir şeyler aktaracaksa, mutlaka o coğrafyanın dilini bilmek zorundasın.

Ammice’de olduğu gibi ‘Basın Arapçası’ hususunda ciddi tereddüdü var insanların.

Sonuçta modern Arapça dediğimiz başka bir şey. Başka kurallar, başka jargonlar var. Yine de temel olarak Kur’an-ı kerim Arapçasını öğrenen birisi için çok farklı bir şey olmaz. Sen köye gittiğin zaman, köydeki herhangi birisi ile İstanbul Türkçesi konuşuyor musun? Ya da şiirde kullandığın dili, günlük konuşmanda kullanıyor musun? Hayır. Aynı mantık. Bir resmi dil var, İstanbul Türkçesi üzerinden bir köydeki akrabalarınla konuştuğun halk dili var.

Sizce Türkiye’de Arapça eğitimi yeterli mi?

Basit bir örnek vereyim. Şimdi hükümet Ortadoğu’ya açılım sağladı ama gönderecek adam yok. Arapça konuşan bir Büyükelçimiz yok. O kadar adam eksikliği var ki. Şimdiye kadar ki hükümetlerin tavrı yüzünden, Arapça öğrenmek, İlahiyat ya da İmam-Hatip okumak çok hoşlanılan şeyler değildi. Bu yaşanan son rahatlama sürecinin ve bölgesel gelişmelerin de etkisiyle ihtiyaç duyulduğu için en yetersiz insanlar dahi göreve çağrılıyorlar. Çünkü adam yok.

Sıfırdan Arapça öğreneceğim diyen birisi için tavsiyeleriniz nelerdir?

Sıfırdan Arapça öğreneceksen, bir Arap’la çalışmalısın. En temel şey bu. Bir Türk’le hem zor öğreniliyor, hem de öğrenilen garip bir dil oluyor. Onun tarifini edemiyorum. İstanbul’un her tarafı Arap dolu. O yönden birkaç arkadaş toplansınlar. İhtiyaç sahibi birçok Suriyeli insan var. Onlara desinler ki;’hocam sen bize ücreti mukabilinde haftada şu kadar gün ders ver’. Çok rahat bulurlar hoca. Hoca sıfır Türkçe bilse bile, 1 ay sonra hoca da biraz bir şeyler öğrenir ve öğrenciler de Arapça konuşmaya başlarlar.

Arapçayı öğrendim demek için gerekli süre nedir?

Gerçekten ciddiye alan birisi için 6 ay ya da 1 yıldır. Hem okuyayım, hem çalışayım, hem internete gireyim, hem Facebook’da, Twitter’da dolaşayım arada da Arapça öğreneyim diyen birisi ömrü boyunca öğrenemez. Her şeyin temeli işi ciddiye almak. Bir şeyi ciddiye alırsan öğrenirsin.

Sizce Arapça’yı kimler öğrenmeli?

Bir Müslüman olarak herkes öğrenmeli tabi. Ama pratik olarak bir tıpçı öğrense bile, ne kadar kullanır yani gerçekçi olmak lazım. Zaten 36 saat nöbet tutuyor, yoğun. İlahiyatta Hoca olup, Profesör olup konuşamayan bir sürü insan var. Özellikle Medya, İlahiyat, Turizm alanındakiler, Tarih, Sosyal Bilimler, Uluslararası İlişkiler okuyanlar mutlaka öğrenmeliler.

Röportaj: Talha Keskin / Telaffuzz.com

Yorumlar

yorumlar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazın.
Please enter your name here