Bir çare bulmalıydı.
Bu şartlarda nasıl katılacaktı törene? Başörtüsü için üzülürken, bu kadar açılmayı hangi imana sığdıracaktı?
Herkes, her şey aleyhineydi sanki. Öğretmenler, öğrenciler… “Herkes nasılsa sen de öyle ol” diyen babası… Notlar ise her zamanki gibi bir tehdit aracı olarak karşısında duruyordu.
Diğer öğrencilerden “Biz onun yanında olursak sınıfta kalırız, o başarılı da kurtarıyor.” diyenlerin varlığının da ona bir etkisi yoktu.
Çok önemli bir mücadelede yapayalnız kalmıştı. Üstelik bu defa iş gayet ciddiydi. Törene girmemek için mücadele edeyim derken beden eğitimi dersinden bütünlemeye kalmak da vardı.
İlk sene tören zamanı yıl sonuna geldiği için önemli bir iş dolayısıyla izin alarak birkaç gün öncesinden evine gidebilmişti. Henüz o sıralarda öğretmeni kendisinin çok farkında değildi.
İkinci sene, beden eğitimi dersine katılmamak için aldığı raporla kurtulmuştu.
O sene ise yapabileceği bir şey yok gibi gözüküyordu.
Törene katılacaklar okul bahçesine toplanıyor, provalar yapılıyordu. Öğretmeni, hareketlerde öğrencilere onu örnek gösteriyor, onun gibi yapmalarını söylüyordu.
Günler yaklaşıyordu, bir şeyler yapmalıydı. Birkaç kaçamak yaptıysa da fark edildi. Üstelik provalarda özel olarak onun adı söylenerek anons yapılıyordu. Hiç bir mazereti kabul etmeyecekleri belliydi.
Çaresizlik ve yalnızlık içinde çözüm arıyordu. Sonunda, törende çember hareketlerini yapamamak için kolunu kırmaya karar verdi.
Defalarca ranzanın birinci katından kolunun üzerine, taş zemine bıraktı kendini. Olmadı. İkinci kat ranzada amuda kalkıp yine kolunun üzerine düşmeye çalıştı. Bunu doğal olarak yaparken inandırıcı olması için arkadaşlarına da göstermeliydi.
Herhalde can tatlıydı ve ister istemez kendini koruyordu ki, koluna küçük bir incinmeden başka bir şey olmadı.
Bunu bahane ederek kolunu sabit tutacak, kan dolaşımı olmadığı için de kolu moraracaktı. Birkaç gün içinde kolunda uyuşma ve morarma baş gösterdi.
Öğretmenine göstererek hareketleri yapamayacağını bildirdi. Öğretmeni inanmadı tabi. Hemen alıp müdüre götürdü. Durumu anlattı ve numara yaptığını söyledi. Müdür yeni gelmişti. Daha önce yaşanan olaylardan haberdar değildi. Sadece onu üstün başarılı birkaç öğrenciden biri olarak tanıyordu. Başarılı bir öğrencinin böyle bir numara yapacağını ummuyordu. Fakat bedeneğitimi öğretmeninin ithamını da göz ardı edemezdi. Öğrenciye dönerek:
– Eğer numara yapıyorsan, elimden çekeceğin var, dedi.
Öğretmen yenilmişliğin verdiği hırsla, o ise her ne pahasına olursa olsun, rezaletten kurtuluşun rahatlığıyla müdürün odasından çıktılar.
Bunun burada kalmayacağını anlamış, kısa da olsa bu rahatlamanın ardından hangi fırtınaların eseceğini beklemeye başlamıştı.
Sevinci tahmin ettiği gibi kısa sürdü. Öğretmenler odasından çağrıldığı söylendi. Kimsenin olmadığı yerlerde hareket ettirerek kangren olmasını önlemeye çalıştığı kolunu tekrar sabit hale getirerek ve bütün gücünü toplayarak öğretmenler odasına girdi. Bu sefer psikoloji öğretmenini gördü karşısında. Tüm kinini gözlerinden kusuyordu.
Hangi varlıktı bu karşısındakiler?… Hemcinsleri olduğuna inanamıyordu. Bir öğrencinin bir değerine bu derece saldıracak kadar kin kokan, kin saçan bu varlıklar kimlerdi acaba?
Bu yenilmişliği kabul edecek bir göz var mıydı onlarda, bir yürek…
İkinci saldırı başlıyordu:
– Öğrencilerin önünde okulun flâmasını taşıyacaksın.
Yani “hareket yapan öğrenciler mini etek giyecekler, sen mayo.” demek istiyordu.
Siz öğretmen misiniz? Siz hangi hayâyı, hangi hayatı öğreteceksiniz öğrencilerinize?
Bir öğrencinize, üstelik öncesinde başarısıyla gururlandığınız, yarışmalarda okulunuza derece kazandıran bir öğrencinize, en büyük kötülüğü yapmak, hangi vicdana, hangi insafa sığar?…
On sene önce aynı sıralarda, aynı konumdayken, kozlar elinize geçtiği zaman öğrencilerinize bunları yapmayı mı planlamıştınız yoksa?
-Kolumu kaldıramıyorum öğretmenim, flâmayı nasıl tutayım?
-Tutarsın tutarsın, bal gibi tutarsın.
Bu göreve bayıla bayıla talip olacak yüzlercesi varken niye o?
Onların emirleri, onların vicdansızlıkları, onun değerlerinden daha önemli, daha baskın olamazdı. Her şeyi göze alarak:
– Hayır, dedi.
Ve bekledi…
Sonrasında olacaklar belliydi…
Ona yakın gündüzlü bir arkadaşı o günlerde rapor alabilmiş, yatılı olduğundan bu imkan onun için geçerli olamamıştı. Bir diğer arkadaşı ise hiçbir şey yapamamıştı. Ondan dinlediler rezaleti. Sokaklardan geçerken insanların bakışlarını, stadyumda dürbünle seyredenleri… Arkadaşı ağlıyordu.
Az sonra karneler dağıtılmıştı.
O okul birincisiydi ama beden eğitimi dersinden sınıfta kalmıştı. Okul birincilerine üniversitede kontenjan tanınan o günlerde bu büyük bir kayıptı.
Ama o, bedeli ödenmeyen imanların suyun üzerindeki köpüğe benzediğini görecekti hayatında. Ödediği bedelin onu Allah’ın nice lütuflarına mazhar kıldığını görünce o anda kızdığı öğretmenlerine rahmet mi dilemeliydi diye düşündü daha sonra…

(Yaşanmış hikâye)

Yazar
Fatıma Neşe Tuna | Site Yazarı | Diğer yazıları için tıklayın.

Yorumlar

yorumlar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazın.
Please enter your name here