Düşünce - FikirYazılar

Zahiri Durumların İnsanı Olmak

Hicretin 8. Yılında, Şam civarında yaşayan, Medine ile de ticari ilişkileri bulunan Nabatiler aracılığı ile Suriye bölgesindeki Bizans yöneticilerinin müslümanlara karşı savaşmak için ordu hazırladıkları haberi Rasulullah sallallahu aleyhi vessellem’e ulaşmıştı. Ulaşan haberlere göre büyük bir ordu için erzak yığınları yapılıyor hatta Arap kabilelerinden de yardım alınıyordu. Bunun üzerine Rasululullah sallallahu aleyhi vessellem savaş hazırlığı yapılması gerektiğine dair bir çağrı yaptı.

Medine’de İslam Devleti kurulduktan sonra Müslümanlar ve Bizans ilk olarak Mute Savaşı’nda karşı karşıya gelmişti. Daha önce birçok savaşa katılınmıştı, fakat neredeyse hiçbir savaşta Mute’deki Bizans ordusu kadar teçhizattan hareketlerine profesyonel olan bir ordu ile karşı karşıya gelinmemişti. Bu sebeple müslümanlar çağrının yapıldığı savaş hazırlığının, nasıl büyük bir orduya karşı yapıldığını biliyorlardı. Mümkün olduğunca en iyi savaş teçhizatları gerekliydi. Bu da büyük bir ekonomik seferberlik demekti. Rasulullah sallallahu aleyhi vessellem sefere katılacak ordu için tüm Müslümanlardan, imkanı olan herkesin katkıda bulunmasını istedi.

Bu hazırlık ve yardım çağrısı, beraberinde birçok tereddüt de getirmişti. Hasat zamanı yaklaşmıştı, bu sefer için Suriye’ye gidilmesi demek, en az 2 aylık bir yolculuk demekti. Bu da hurmaların hasat edilememesi anlamına geliyordu. Eylül ayıydı ve yakıcı sıcaklar hala devam ediyordu. Yolculuk zorluydu. Karşı karşıya olunan ordu güçlüydü. Savaş kazanılsa bile şehid sayısı mutlaka çok fazla olacaktı. Vahye sorgusuz sualsiz itaat etmenin gereğini yetirmiş, Allah’ın onlardan, onların da Allah’tan razı olduğu müminler savaş hazırlığı yaparken yine de belli tereddütler oluşmuştu. Münafıklarsa zaten bunun gereksiz bir hazırlık olduğunu, bu sıcakta ve hasat zamanında bu yolculuğun yapılmaması gerektiğini savunuyordu. Rabbimiz ayetini indirdi ve dedi ki:

“Ey iman edenler! Size ne oldu ki, size: “Allah yolunda topluca savaşa çıkın, seferber olun.” dendiği zaman, yere ve meskenlerinize meyledip ağırlaştınız? Yoksa âhiretten vazgeçip dünya hayatına mı razı oldunuz? Fakat âhiretin yanında, dünya hayatının zevk ve faydası pek az bir şeydir. Eğer savaşa kuşanıp-çıkmazsanız, O sizi pek acı bir azabla azablandıracak ve yerinize bir başka topluluğu getirip değiştirecektir. Siz O’na hiçbir şeyle zarar veremezsiniz. Allah, her şeye güç yetirendir.

Siz O’na (peygambere) yardım etmezseniz, Allah O’na yardım etmiştir. Hani kâfirler ikiden biri olarak O’nu (Mekke’den) çıkarmışlardı; ikisi mağarada olduklarında arkadaşına şöyle diyordu: ‘Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir.’ Böylece Allah O’na ‘huzur ve güvenlik duygusunu’ indirmişti, O’nu sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş, inkâr edenlerin de kelimesini (inkâr çağrılarını) alçaltmıştı. Oysa Allah’ın kelimesi, yüce olandır. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. Hafif ve ağır savaşa kuşanıp çıkın ve Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.”
(Tevbe, 38-41)

“Eğer yakın bir dünya malı ve kolay yolculuk olsaydı…”

Rablerinin bu ayetinin onlara yettiği müminler, el birliğiyle hazırlıklarını tamamlamaya çalıştılar. Müslümanlar arasında bir hayır yarışı başlamıştı. Herkes imkanı dahilinde verebildiği her şeyi getiriyor, rabbine “güzel bir borç” (Hadid, 18) takdim ediyordu. Kimisi bir avuç hurmasını, kimisi malının tamamını, kimisi yarısını bağışlıyor, mümin hanımlar bileziklerini ve çeşitli ziynet eşyalarını getiriyordu. Kimisinin ise harcayacak bir şeyi yoktu, ama Rasulullah sallahu aleyhi vessellem’e gelerek orduya katılmak istediklerini ama bineklerinin olmadığını bildirdiler. Yapılan bağışlar orduya taksim edilmişti ve binek kalmamıştı, Kuran’da bile “sâatü’l-usre” (güçlük zamanı) (Tevbe, 117) geçen sefere yaya olarak katılmak da mümkün değildi.  “Kendilerine binek sağlaman için sana geldiklerinde: Sizi bindirecek bir binek bulamıyorum, deyince, harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş dökerek dönen kimselere de (sorumluluk yoktur)” (Tevbe, 92) dedi rabbimiz sonra onlar için.

Her olay gibi bu olayda da herkes imanı kadar çaba gösterebiliyordu. Kimisi binek bulamadığı için yaya gitmeyi bile göze almışken, kimisi malının tamamını vermişken, kimisi en sevdiği eşyayı, kimisi kendisi karnı açken yemeğini getirmişken, sadece zahiri durumların insanı olan münafıklar, çok infak edene “Gösteriş yapıyor.” Dışarıdan az gözüken infaklara da “Allah’ın bu kadar küçük bağışa ihtiyacı mı var? Bu kadarı da bağış sayılır mı?” diyorlardı. Rabbimiz yine vahyini indirdi ve dedi ki;

“Onlar bilmiyorlar mı ki, elbette Allah, onların gizli tuttuklarını da, fısıldaştıklarını da biliyor. Gerçekten Allah, gaybın bilgisine sahip olandır. Sadakalar hususunda gönüllü bağışta bulunan mü’minlerle, güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip onlarla alay edenler var ya; işte Allah asıl onları maskaraya çevirmiştir. Onlar için elem dolu bir azap vardır.”
(Tevbe, 78-79)

Gerçekten aklı başında olan insan, bu ayet sonrasında kendine çeki düzen verebilirdi. Ama çoğu münafık elbette yapmadı bunu. Hazırlıklar tamamlandı. Yaklaşık otuz bin kişi toplanmıştı. Yolculuk günü yaklaştıkça münafıklardan izin istemeye gelenlerin sayısı artmıştı. Farklı bahaneler sunarak katılamayacaklarını bildirmişlerdi. İman-küfür ayrımında ölçü haline gelen sefer konusunda Rasulullah sallallahu aleyhi vessellem, herkesin imani durumuna göre hareket ettiği bu seferde, kimsenin tercihine müdahil olmuyordu.

Yolculuk başladığında istemeyerek orduya katılanlardan bazı kimseler kalabalıkta fark edilmeyeceğini düşünerek, bilerek geride kalarak fırsat bulduğunda çevredeki vadilerden birine sığınmıştı. Ordunun içinde kalanlar ise yolculuk boyunca dedikodu yapıp, Müslümanların moralini düşürmek için ellerinden geleni yapıyor, hatta Rasulullah salllahu aleyhi vessellem hakkında bile konuşuyorlardı. “Muhammed de (s.a.v) Bizans ile savaşmanın Araplarla savaşmak gibi olacağını sanıyor, ama yanılıyor. Şimdiden onun ve adamlarının esir edilip, ellerinin bağlandığını görür gibiyim.” diyorlardı. Dedikleri ortaya çıkınca da “lafa dalmış, şakalaşıyorduk” demişlerdi.

Yolculuk başladı, Tebük’e varıldı ve 20 gün kalındı. Şam üzerine yürünüp yürünmemesi konusunda istişareler yapan Rasulullah sallallahu aleyhi vessellem daha ileriye gitmenin faydasız olacağı düşüncesine vardı ve herhangi bir çatışma olmadan geri dönülmesine karar verildi. 30.000 kişilik ordunun o sıcakta, tam hasat zamanı, Kuran’ın bile zorluğuna şahitlik ettiği bir yolculuğa çıkması askeri ve siyasi açıdan çok büyük bir zaferdi. Bu seferle müslümanlar askeri ve siyasi olarak başarılarını ortaya koymuş ve olası bir saldırı durumunda kendilerini, dinlerini ve Rasulullah sallallahu aleyhi vessellem’i korumaya ve onun getirdikleri uğrunda mücadele etmeye hazır olduklarını kanıtlamışlardı.

Rabbimiz sefere çıkmayan ve zorla çıkan münafıklarla ilgili şöyle dedi:

“Eğer yakın bir dünya malı ve kolay bir yolculuk olsaydı (o münafıklar) mutlaka sana uyup peşinden gelirlerdi. Fakat meşakkatli yol onlara uzak geldi. Gerçi onlar, ‘Gücümüz yetseydi mutlaka sizinle beraber çıkardık’ diye kendilerini helâk edercesine Allah’a yemin edecekler. Halbuki Allah onların mutlaka yalancı olduklarını biliyor.” (Tevbe, 42)

Kimin Tarafındayız?

Onlar çarçabuk geçmekte olanı istemişlerdi. Onlara göre ne olacağı belli olmayan, kaybetme (!) ihtimalleri oldukça fazla olan bir sefere katılmak istememişlerdi. Sadece zahiri duruma göre hareket etmek istemişlerdi. Rabbimiz ise “görmediği hâlde kendisinden korkanı ayırıp meydana çıkarmak” (Maide, 94) istiyordu. Hayatımızın tümü bir imtihan ve tarih hep tekerrür. İnsanlar ve çağ değişse de olaylar ve verilen mücadeleler değişmiyor. Biz sadece tarafımızı seçiyoruz. Biz de iman-küfür ayrımlarında, dönüm noktalarında tarafımızı seçmemiz gereken onlarca imtihandan geçeceğiz. İşte orada durup düşünebilmeli ve kendimize şunu sorabilmeliyiz, kimin tarafında yer almak istiyoruz?

Allah’tan kaçabileceğini zannederek kimsenin görmediği yerlerde kaçanlar gibi mi yoksa devesi yavaş olduğu için ordudan geri kalan, ama bunu bahane etmeyerek koşarak Rasulullah sallallahu aleyhi vessellem’e gelen Ebu Zer gibi mi olacağız?

Birileri az çok fedakarlık yaparken, bahaneler sunarak, zamanını fedakarlık yapan insanların fedakarlığının büyük ya da küçük olmasını konuşan kötü niyetli dedikoduculardan mı olacağız? Yoksa yarım hurma ile de olsa elimizde ne varsa mücadelemizi, fedakarlığımızı ortaya koymaya mı çalışacağız?

Sadece kendi gördüğü zahiri duruma göre hareket edip, rabbine tevekkül etmeyip, bahaneler sunanlardan mı olacağız? Yoksa rabbim her şeyi bilendir, o ona güvenen kulunu yolda bırakmaz diyerek yola mı koyulacağız?

Gerek siyerimizde, gerek Adem aleyhisselam’dan Rasulullah sallallahu aleyhi vessellem’e kadar tüm peygamberlerin, İslam davetçilerinin hayatında görüyoruz ki rabbimiz O’na tevekkül eden kulunu asla yalnız bırakmıyor. Kıyamete kadar da bu böyle olacak. Mesele sadece bizim hangi tarafta olmak istediğimiz. Unutmayalım ki o diriliş gününde, bu dünyada kimin tarafını seçmişsek onun tarafında dirileceğiz. Biz görünmeyenin varlığına, ölümden sonrasına iman edenler olarak, zahiri durumların insanı olamayız. Rabbimiz her daim O’nun, peygamberlerinin ve Müslümanlarının tarafını seçenlerden, zahiri durumların insanı değil, görüneni de görünmeyeni bilen, alim ve hakim olan rabbimizin hakiki kullarından eylesin bizi.

Yararlanılan Kaynaklar:
  • Celaleddin Vatandaş, Hz. Muhammed’in Hayatı ve İslam Daveti
  • TDV İslam Ansiklopedisi

Elif Büyükoğlu

Site Yazarı

Bir Yorum

  1. Teşekkür ederim. Yazıları da siteyi de çok beğendim. Gerçekten faydalı çok güzel bir site olmuş. Elinize emeğinize sağlık videolar, altyazılar, yazılar… Hepsi için emek veriyorsunuz Allah razı olsun kardeşlerim.

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu