Haberİslam Dünyası

Doğu Türkistan’da Neler Oluyor? [Dosya]

Doğu Türkistan’da İşgalin Tarihi

On sekizinci yüzyıldan itibaren çeşitli dönemlerde Çin işgaline uğrayan Doğu Türkistan, 1949’daki son işgalden altı yıl sonra, 1955’de özerk bölge statüsüne kavuştu. Ancak özerk bölge şartlarını sağlayan hiçbir idari, hukuki ve demokratik haklardan faydalandırılmıyor.

Çin yönetimi, Doğu Türkistan’ın artan jeopolitik önemi, enerji ve madencilik açısından değerli ve zengin kaynaklarına sahip olması sebebiyle, bölgeye yönelik politikalarını her geçen gün daha da acımasızlaştırıyor.

Müslüman Uygur Türkleri, asimilasyon, şiddet ve etnik ayrımcılık başta olmak üzere din, eğitim, ifade, istihdam ve çalışma özgürlüğü gibi bir çok temel insan haklarından mahrumlar.

Haberlere göre Çin hükümeti, yaklaşık altı milyon Çinliyi destek ve teşvikle, zorla el koyduğu Uygur köylülerine ait arazilere yerleştirdi. Doğu Türkistan’da 1940’lı yıllarda yüzde 5 olan Han Çinlilerinin nüfusu, asimilasyon ve göç politikaları sebebiyle, yüzde 50 seviyesine ulaştı.

Komünist rejim, Uygur Türkleri kültürüne ve inancına yaşatma hakkı tanımıyor. Geçen sene memur ve öğrencilerin oruç tutmasını yasaklayan Çin yönetimi, bu sene de on sekiz yaşın altındaki Uygur öğrencilerin oruç tutmasını ve her türlü dini faaliyete katılmasını yasakladı. Çocuklarının oruç tutmayacaklarına dair ailelerden yazılı garanti alındı.

Oruç yasağı, benzeri ancak askeriyede görülebilecek, “onlu garanti sistemi” ile takip ediliyor. Toplu sorumluluk esasına dayanan bu sistemde, on ayrı ailenin fertlerinden oluşan gruplar oluşturuluyor. Grupta oruç tutan olursa, tüm grup mensupları cezalandırılıyor.

Doğu Türkistan’daki camilerin tamamının üzerinde, Komünist Parti’ye bağlılık bildiren “Partiyi sev”, “Ülkeyi sev” gibi devasa propaganda afişleri asılı.

Cuma namazlarında ise camiler artık bomboş kalıyor. Çünkü camiye gelenler kayda alınıyor ve fişleniyor.

Doğu Türkistan’da “sosyal işçiler” adı verilen Çinli milisler, tesettürlü hanımların ve sakallı erkeklerin, seyahat etmelerine mani oluyorlar. Sosyal işçiler, haftanın belli günlerinde evleri zorla tarayarak hanımların tesettür kıyafetlerine el koyuyorlar.

Çin İçişleri Bakanlığı’nın 1 Temmuz’da yayımladığı genelgeye göre; Doğu Türkistanlı Uygurların, sapı ile birlikte 22 santimetreyi geçen her türlü kesici aleti taşıması yasaklandı. Ayrıca yönetim aleyhtarı fikirler taşıyan, eylemlere katılan ya da şüphe çeken kişilerin ihbar edilmesi karşılığında, 8 bin 100 – 16 bin 200 Dolar arasında para ödülü konuldu.

Radikal eğilimli gruplarla bağlantısı olduğu iddiasıyla tutuklanan bir iş adamı, “Beni, Türkiye’deki Doğu Türkistanlılar hakkında kendilerine casusluk yapmam şartıyla serbest bıraktılar.” sözleriyle Uygurların birbirlerini fişlemesini istediklerini kaydetti.

Ayrıca Çin’in, bölgedeki geleneksel İslam ve Orta Asya mimarisinin en iyi korunan yerlerinden biri olarak kabul edilen Kaşgar’daki tarihi birçok yapıyı yıkarak, Uygur tarihinin izlerini silmeye devam ettiği ifade ediliyor.

Toplama kampları ve Çin’in Uygurları Asimile Etme Projesi

Çin’in 1949 yılından bu yana hakimiyeti altında tuttuğu Doğu Türkistan’ın kırsal kesimlerinde etrafı yüksek duvarlarla çevrili inşaatlar devam ediyor. Güvenlik güçleri tarafından sıkı sıkıya korunan bölgede bunu tespit edebilmenin tek yolu ise uydu görüntüleri.

Uydu görüntüleri, Doğu Türkistan çöllerinde inşa edilen ve içinde yüz binlerce Uygur Türkü’nün tutulduğu toplama kamplarının son bir yılda tam 3 katı büyüdüğünü ortaya koyuyor. Çin’in Doğu Türkistan’da Uygurları zorla tuttuğu toplama kamplarının her geçen gün yeni detayları ortaya çıkıyor.

Çin yönetimi ise bunu reddederek, insanların kendi istekleriyle “terörizm ve dini aşırıcılıkla savaşan” bu okullara katıldığını öne sürüyor ve inşa edilen bu yapılar, dünyaya “eğitim merkezi”, “rehabilitasyon merkezi” ya da “mesleki eğitim merkezi” olarak lanse ediliyor. Birleşmiş Milletler’e göre 1 milyon ile 3 milyon civarında Müslüman Uygur Türkü Çin’in ‘eğitim merkezi’ olarak dünyaya lanse ettiği toplama kamplarında tutuluyor.

Çin yönetimi, uluslararası kamuoyunda sert tepkilere neden olan Uygurlar için kurduğu toplama kampları hakkında Onların “yoğunlaştırılmış” bir eğitim programı kapsamında Çince öğrendiğini, Çin yasalarıyla ilgili dersler aldığını ve bunun yanı sıra mesleki eğitime tabi tutulduğunu ileri sürdü: “Mesleki eğitim sayesinde, kursiyerlerin çoğu, hatalarını anlayarak terörizmin ve aşırılığın özünü ve ne kadar zararlı olduğunu gördüler. Doğruyu yanlıştan ayırt ederek aşırılık yanlısı düşüncelerden uzak durmayı öğrendiler. Radikal düşüncelere karşı daha dirençli hale geldiler. Hangi etnik kökenden gelirse gelsin, Sincan’daki halkın yaygın biçimde kabulünü ve kalbi desteğini kazandı. Sincan şimdi sadece güzel değil, aynı zamanda güvenli ve istikrarlı.”

Ancak vakıa böyle olmayıp, Çin’de Müslüman Uygur Türklerinin tutulduğu toplama kamplarının nasıl ve ne amaçla kullanıldığını gösteren gizli belgeler ortaya çıktı. Sızan belgelerde asıl amacın ‘ideolojik dönüşüm’ olduğu belirtiliyor.

Çin yönetimi, Doğu Türkistan’daki toplama kamplarına ilişkin gizli yazışmaların bulunduğu belgelerin uluslararası basında yer almasının ardından kontrolleri sıkılaştırdı. Sızan belgelerde toplama kamplarına götürülenlere yönelik yapılan insan hakları ihlalleri de dahil çok ağır uygulama yöntemleri yer alıyor.

Doğu Türkistan’ın önde gelen güvenlik uzmanlarından Adrian Zenz, “Belgeler bunun bir çeşit kültürel soykırım olduğunu doğruluyor” dedi.

Milyonlarca insan, Doğu Türkistan’daki toplama kamplarında en temel haklarından yoksun şekilde yaşam mücadelesi veriyor Çocuklarıyla görüştürülmüyorlar Kendi dillerini konuşmalarına dahi izin verilmiyor.
Çin yönetiminin Doğu Türkistan’da inşa ettiği toplama kamplarına ve cezaevlerine aldığı Uygur Türkleri ve diğer Müslüman azınlıklara mensup kadınları çeşitli iğne ve ilaçlarla kısırlaştırdığı iddia edildi.

Tanıkların İfadeleri

Gülbahar Celilova anlatıyor: Çin’le Kazakistan arasında ticaret yapan Kazak vatandaşı iş kadınıyım. Doğu Türkistan’a son gittiğimde (2017) Çin polisi kaldığım otelden beni alıp sorguya götürdü. İslam’a kesinlikle inanmamam gerektiği söylendi. Boyun eğmek zorunda kaldım. Bir de Allah’a inanmadığımı ve dini reddettiğimi belirten bir belge imzaladım. Eğer bunu yapmasaydım şartlar çok daha ağır hale gelecekti. Tüm Müslümanları, dini inkar ettiklerini deklare eden bir belge imzalamaya mecbur ediyorlar. İnsanlar Allah’a inandığını söylemeye korkuyor. Tutuklandıktan sonra cezaevine götürüldüm.

Hapishaneye girdiğim ilk gün çıplak bir şekilde soyuldum. Su bile vermeden beni sorguya çektiler. Sorgu sonrası başka bir cezaevine götürüldüm. Orada 1 yıl, 3 ay, 10 gün hapis yattım. Hapse girdiğim ilk gün beni soyup tüm bedenimi kontrol ettiler Hamile olup olmadığımı anlamak için röntgen çekip kan tahlili yaptılar. Daha sonra hamile kadınların zorla kürtaj yaptırılarak hapse konulduğunu öğrendim. Koğuştaki kadınların hepsinin elinde kelepçe, ayaklarında zincir vardı. Benim elime de kelepçe, ayağıma da 5 kilo ağırlığında zincir taktılar. Hapishanede 16 ay böyle kaldım. Haftada bir çırılçıplak betona oturturlardı. Ne olduğu belli olmayan ilaç verirlerdi.

Her 10 günde bir iğne yaparlardı. Zoraki yapılan iğnelerin ardından artık regl olmadığımızı fark ettik. Bunlarla bir şeyleri hissetmiyorduk ve her şeyi unutmaya başlamıştık. Sağlıksız şartlarda kaldığımız ve banyo imkanımız olmadığı için bedenimiz ve saçımız bitlendi. Hapishanedeki kadınları sorguya başına siyah poşet geçirerek götürürlerdi. Bazen 24 bazen de 48 saat aralıksız işkence yaparlardı. Sorgudan gelenlerin tırnakları çekilmiş, vücudu dayak darbelerinden mosmor olmuş, kamçı izleri, elektrik veren izler ve yüzü başı kanla dönerlerdi.”

Mehrigül Tursun: Amerikalı doktorlar, kısırlaştırıldığımı söyledi

Toplama kamplarından ‘ruh sağlığı bozuk’ olduğu gerekçesiyle salınan ve ardından ABD’ye kaçmayı başaran Mihrigül Tursun isimli 30 yaşındaki bir başka Uygur kadın da Uluslararası Af Örgütü’nün Meiji Üniversitesi ile Japonya’nın başkenti Tokyo’da düzenlediği bir konferansa katılarak başından geçenleri anlattı.

Mısır’dan döndükleri Doğu Türkistan’ın Urumçi kentinde havaalanında henüz 45 günlük üçüz çocuklarından ayrılarak tutuklandığını dile getiren Tursun, 3 ay sonra bırakıldığını ifade etti.

Bir sonraki seferde polis tarafından yeniden çağrıldığını ve 3 gün boyunca işkence yapıldığını, dövüldüğünü ve elektrik verildiğini söyledi.

Telekonferans yöntemiyle konuşan Mihrigül Tursun, Çin yönetimince 3’üncü kez alındığı cezaevinde, dar bir hücrede 50 kişi tutulduklarını ve kendilerine ne olduğunu bilmedikleri iğneler yapıldığını aktardı. Aylık regl döngülerinin bittiğini ifade eden Tursun, ABD’de doktorların yapılan testlerin ardından kendisine artık kısırlaştırıldığını söylediklerini dile getirdi.

“İlaç verildikten sonra 1 hafta boyunca yorgun ve halsiz hissediyordum. Her şeyi unutuyordum ve depresyona giriyordum.” diyen Tursun, kocası dahil ailesinden 26 kişinin halen toplama kamplarında ve cezaevlerinde olduğu bilgisini paylaştı.

Daha önce gözaltına alınıp kamplarda tutulan ve şu anda Batılı ülkelerde yaşayan bazı Uygur kadınlar da hamileliklerinin son ayları olmasına rağmen zorla kürtaj yaptırılarak bebeklerinin alındığını belirtmişti.

Toplama kampları ve cezevlerinden salınan Uygur kadınların neredeyse tamamının doğurganlığını kaybettiği belirtiliyor. Çin yönetiminin baskıcı uygulamalarından kaçarak Türkiye, İngiltere gibi ülkelere yerleşen Uygurların sorunları da bitmiyor. Akrabaları Doğu Türkistan’da kalan Uygurlara ülkeye geri dönmeleri için baskı yapılıyor.

Çin yönetimi yurtdışına çıkmayı başaran Uygurlardan, hatta yabancı bir ülkenin vatandaşlığına geçenlerden dahi belgelerini, ülkedeki adreslerini, pasaportlarını telefon numaralarını, eğitim ve çalışma hayatlarına dair bilgileri talep ediyor.

İngiltere’ye gitmeyi başaran ve burada bir İngiliz ile evlenerek İngiltere pasaportu alan Reyila Abulaiti bunlardan biri. Kendisini ziyarete gelen annesi Doğu Türkistan’a geri dönünce Reyila’ı son kez arayarak “Beni bir daha asla arama” diyebilmiş. Reyila, annesinin sesini bundan sonra bir daha hiç duymadığını söylüyor.

Daha önce toplama kamplarından birinde tutulan Kayrat Samarkan ise yaşadıklarını şu sözlerle anlattı:

“Sorgulama sırasında ağır işkence gördük, ufacık hücrelerde çok sayıda insan bir arada tutulduk ve kimilerini intihara sürükleyen Komünist Parti rejiminin acımasız uygulamalarına maruz kaldık.”

Toplama kampında 15 kişinin kaldığı bir hücreye konulmuş. O andan itibaren de günlük rutin Çince şarkılar ezberleyip söylemiş, Çince yazılar yazmış, Komünist doktrinler okumuş ve her gün Çin Komünist Partisi hakkında saatler süren konuşmaları dinlemek zorunda kalmış.

Şu anda 30 yaşında olan Kayrat, “Beni alıp bir odaya götürdüler, metal, sandalyeye benzer bir cihaza bağladılar. Bu cihaza zincirlendiğinizde ayakta kalıp hareket edemiyorsunuz. Göğsünüz açıkta kalacak şekilde kollarınızdan metal cihaza bağlanıyorsunuz. Cihaza bağlı kaldığım 6 saat sonra tüm vücudum perişan haldeydi. Sadece 10 dakika bu cihaza bağlı kaldıktan sonra bedeniniz dayanamaz hale geliyor. Hareket ettikçe demirler vücudunuza temas ediyor. 6 saat sonra ise acı dayanılmaz hale geliyor.” dedi.

Kamp şartlarına daha fazla dayanamayan Kayrat Samarkan, 3 ay sonra intihara teşebbüs edince kendini toplama kampının revirinde bulmuş. 2018’in şubat ayında kamptan salıvermişler ve mart ayında da Kazakistan’a gitmesine izin verilmiş.

Doğu Türkistan Milli Meclisi Başkanı Seyit Tümtürk: “Toplama kampları çok trajik ve çok içler acısı bir durum. Çin, 2016’da Tibet’teki insan hakları ihlalleriyle bilinen valisini Doğu Türkistan’a bölge valisi olarak atadı. 2016’dan sonra Doğu Türkistan’da zaten 67 yıldır uygulanan zulüm adeta mumla aranır hale geldi ki son 3 yıldır kamplar inşa edildi. Birleşmiş Milletler ve Avrupa Parlamentosu’nun açıklamalarına göre 1 milyon civarında Uygur Türkü bugün kamplarda işkence görüyor. Kampların kapatılmasıyla ilgili hem BM hem de AB Parlamentosu’nun tavsiye niteliğinde kararları var. Çin buna rağmen kampların olmadığını ve böylesi bir zulmün işlenmediğini belirterek yapılan soykırım derecesindeki asimilasyon politikalarını inkar etti. Ancak kamplarda işkence gören mağdurların açıklamaları ve uydu görüntüleri, Çin’i inkar etmekten vazgeçirdi.

Pekin, 2018’in sonunda işkence kamplarını kabul etmek zorunda kaldı. Ancak burada da bir yalan ve bir dezenformasyonla ‘evet burada bir kamp vardı ve biz burada fikri ıslahat ve ideolojik arındırma yapıyoruz.’ diyerek yapmış olduğu işkenceleri gölgelemeye, örtbas etmeye çalıştı. Abdurrahim Heyit, Profesör İlham Tohti, din alimi Muhammed Salih gibi birçok entelektüel şahsiyetlerin, bilim insanlarının ve iş insanlarının hangi mesleki eğitime ihtiyacı var? Bunu sorgulamak istiyoruz. Çin, oradaki Türk kimliğini, Müslümanların inançlarını, milli kimliklerini tamamen yok ederek Kuşak ve Yol Projesi’nin önünde en büyük engel olarak gördüğü Doğu Türkistan’ı tamamen eritmek, asimile etmek ve Çin’in 21. yüzyıldaki yayılmacı politikalarını daha rahat bir şekilde icra etmeyi hedeflemektedir.” demiştir.

Uygur bilim insanı Erkin Sıddık, Çin’in toplama kamplarında tuttuğu Uygurlara zorla kimyasal içerikli ilaçlar içirdiğini söyledi. Kamplardan çıkanlar da ilaç verildikten sonra sinir sistemlerinin donduğunu, titremeye başladıklarını ve takatlerini kaybettiklerini dile getiriyor. Beyaz kimyasal içerikli maddenin insanı ağır ağır ve adım adım öldürdüğü belirtiliyor. Doğu Türkistan’daki toplama kamplarından salınanlardan bazıları yürümekte ve konuşmakta dahi güçlük çekiyor. Bazıları da geçmişe dair herhangi bir şey hatırlamıyor bile.

Doğu Türkistan'ın Urumçi kenti yakınlarındaki Dabancheng bölgesinde bir toplama kampı - Reuters

Doğu Türkistan’da Tutuklanmak İçin Bazı Sebepler

Kaynak ekipmanına sahip olmak. Birden fazla bıçak sahibi olmak. Alkol almamak. Sigarayı bırakmak. Ebeveynleri öldüğünde ağlamak, yas tutmak veya başka türlü hüzünlü davranmak. Namaz kılmak, dua etmek. Okulda ana dilini konuşmak. Zorunlu propaganda derslerine katılmama. Açık Mücadele oturumlarında Aile üyeleri veya kendisine yönelik suçlamayı reddetme. Geleneksel bir cenaze töreni yapmak. Başkalarına günah işlememesini söylemek. Memurlarla tartışmak. Kendi yatağında yetkililerin uyumasına, yemeğini yemesine ve evinde yaşamasına izin vermemek. Yetkililerin DNA’sını almasına izin vermemek. Türban takmak (45 yaşın altındaysa). Oruç tutmak. Telefonundaki her şeyi yetkililerin indirmelerine izin vermemek.

Sakal bıyıklarını uzatmak. Zorunlu bayrak törenlerine katılmama. Polis tarafından gözaltında tutulduğunda kendinizi öldürmeye çalışmak. Polis departmanına kayıt olmadan evinde birden çok aileyi misafir etmek. Yurt dışında seyahat eden biriyle konuşmak. Yurtdışında seyahat etmiş olmak. Sadece yurt dışına seyahat eden birlerini tanıyor olmak. Fazla çocuk sahibi olmak. WhatsApp açmak. Mescit veya camiye gitmek. Dini tebliğ dinlemek. Dini ikonografisi olan herhangi bir elbise giymiş. Yukarıdakilerden herhangi birini yapmış olan biriyle bir ilişkisi bulunmak.

Çocukların toplama kampları

Anne ve babaları Çin yönetimi tarafından toplama kamplarına gönderilen Doğu Türkistanlı Uygur ve Kazak çocukları ÇKP’lilerin gözetimindeki yetiştirme yurtlarına yerleştiriliyor.

Tam zamanlı olarak yoğun güvenlik önlemleri altında sadece Çince eğitimin verildiği merkezlerde tutulan çocukların dış dünyaya bağlantısı neredeyse yok. Ayrıca çocukların dışarı çıkmasına izin de verilmiyor. Etrafı yüksek duvarlar ve dikenli tellerle çevrili söz konusu ‘okullar’ yoğun biçimde korunuyor.

Çocukların, ebeveynleriyle ayda sadece bir defa, görevlilerin nezaretinde görüntülü görüşmesine izin veriliyor. Yurtdışında yaşayan Uygurların beyin yıkama ya da asimilasyon merkezleri olarak tanımladığı tesisler Doğu Türkistan genelinde birçok yerde bulunuyor.

Adının açıklanmasını istemeyen bir anaokulu öğretmeni, verdiği mülakatta, kamptaki çocukların ebeveynleriyle konuşmalarının ardından uzun süre ağladıklarını ve kendine gelemediklerini söyledi. Anne ve babaları toplama kamplarına gönderilen küçük çocukların kaldığı merkezlere, “sevgi dolu kalp” anlamına gelen isim veriliyor.

İnsan hakları aktivistleri, Çin’in kamplara verdiği ‘sevgi dolu kalp’ adının dış dünyaya karşı göz boyamaktan ibaret olduğunu belirtiyor.

Ziyaretçiler, kapısında polis merkezi bulunan kampa kimlikleriyle kayıt yaptırarak girebiliyor ve binaya erişimin sağlandığı kapılarda şahsi eşyaların güvenlik kontrolünden geçirilmesi gerekiyor. Ayrıca giriş çıkışlar önceden alınacak izne tabi.

Tesise alınan çocukların Çince giriş kaydı evrakları üzerinde yer alan ifadelerde, hem anne hem babası kamplara alınan çocuklar için “çifte alıkonulmuş aile” tanımlaması yapılıyor.

Tesisin girişinde bir odada toplumsal olaylara müdahalede kullanılan kask, kalkan gibi teçhizatın bulunduğu, askeri kamuflaj giymiş kişilerin çocuklara eğitim verdiği, çocukların tutulduğu yatakhanelerin girişinde Çin haritalarının asılı olduğu, duvarlarda “Ben Çinliyim ve ülkemi seviyorum” gibi propaganda sloganlarının yer aldığı görülüyor.

Çin’deki insan hakları ihlalleriyle ilgili yayım yapan İtalya merkezli “Bitter Winter” isimli dergiye konuşan okuldaki bir öğretmen, özellikle akşam olduğunda çocukların “Anne babamı istiyorum, eve gitmek istiyorum.” diyerek ağladığını ve en çok bu durumun okuldaki görevlileri zorladığını belirtiyor. Haberde öğretmenlerin de isteğinin dışında atandığı ifade ediliyor.

Güvenlik kaygıları nedeniyle ismi açıklanmayan bir öğretmen ise, “Birçok öğretmen yorgunluktan tükenmiş durumda. Çözüm yok. Han milliyetine mensup bir Çinli veya Uygur olmanızdan bağımsız olarak, yanlış bir şey söylediğinizde süresiz olarak öğrenim(!) görmeye gönderiliyorsunuz. Eviniz boş kalıyor ve çocuğunuz da ‘eğitim’ için bu tesislere yollanıyor.” diye konuştu.

Daha önce Bole kentinde 200 Uygur çocuğun tutulduğu tesiste görev yapan bir öğretmen, çocukların ruh halinin günden güne bozulduğunu söyledi.

Çocuklardan bazılarının kendi kendilerine zarar vermek için çamaşır suyu içtiğini, hatta bazılarının balık kılçığı yuttuğunu ifade etti. Aynı öğretmen çocukların sık sık ‘burası cezaevi mi?’ diye sorduklarını da aktardı.

Yine Doğu Türkistan’da bir cezaevi gardiyanı, Çin yönetiminin azınlıkların çocukları için çok sert ve katı eğitim sistemi uyguladığını, onları dış dünyadan soyutladığını belirtti. Çocuklar sadece Çince konuşmak, domuz eti yemek, hükümetin istediği kıyafetleri giymek ve hükümetin belirlediği alışkanlıklara ve geleneklere göre yaşamak zorunda bırakılıyor.

Habere göre çocuklar, Çin Komünist Partisi’ne itaatkar hale gelmeye zorlanıyor.

Doğu Türkistan’ın sadece bir kentinde 1 ile 3 yaş grubunun tutulduğu 11 kreş bulunuyor. Yine 3-6 yaş grubunun tutulduğu 9 tesis ve 7 ana okulu seviyesinde kamp mevcut. Doğu Türkistan’ın sadece küçük bir ilçesinde 2 binin üzerinde Uygur çocuğa bu sözde okullarda eğitim veriliyor.

Doğu Türkistan Milli Meclisi Başkanı Seyit Tümtürk : “Bugün 5, 6, 7 yaşlarında bir milyondan fazla evladımız, bizim geleceğimiz olarak gördüğümüz evladımız Çin’in ıslah evlerinde, çocuk eğitim kamplarında Komünist Parti’ye adeta birer köle, kendi vatanına ve ailesine birer düşman olarak yetiştiriliyor. Ayrıca iş vadiyle götürülen ve sayıları bir milyondan fazla olan genç kızlarımız Çin’in iç bölgelerinde istihdama tabi tutularak çok ağır şartlarda sosyal güvenlikten mahrum olarak çalıştırılmakta. Çin’in gayrı ahlaki yerlerinde zorunlu olarak istihdam edilmekte hatta Çinli erkeklerle zorunlu evlilik teşvik edilmekte. Şimdi soruyorum; böyle bir vahşet, hem canımıza hem malımıza hem namusumuza hem de inançlarımıza kast eden bir vahşet tarihin hangi döneminde hangi millet tarafından işlenmiştir.” dedi.

“Çinli olarak yetiştirildiklerinden dolayı beni düşman olarak görmelerinden çok korkuyorum.”

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), Çin yönetimine, ailelerinden zorla kopardığı Uygur ve Doğu Türkistanlı diğer Türk kökenli azınlıklara mensup çocukları derhal teslim etmesi çağrısında bulundu. HRW halihazırda yurt dışında yaşayan ve çocuklarıyla irtibat kuramayan Doğu Türkistanlı ailelerle görüştü. Bu ailelerden biri Türkiye’de yaşayan Abdurrahman Tohti, 4 yaşındaki oğlu ile 3 yaşındaki kızına ulaşamayan bir baba.

HRW’nin mülakat yaptığı Abdurrahman Tohti’nin eşi 2016’da gözaltına alınmış. Verdiği röportajda, ocak ayında oğlunu bir videoda Çince konuşurken gördüğünü söyleyen Abdurrahman Tohti’nin şu sözlerine yer verildi:

“Çocuklarımı ve eşimi özlüyorum Onları geri istiyorum. Eğer çocuklarımla bir daha karşılaşırsam, kim olduğumu bilemeyeceklerinden ve asimile edilip Çinli olarak yetiştirildiklerinden dolayı beni düşman olarak görmelerinden çok korkuyorum.”

Tümtürk, “Geleceğimiz olan çocuklar bize düşman olarak yetiştirilmeye çalışılıyor.” değerlendirmesinde bulunmuştu.

HRW’nin ulaştığı bir başka kişi ise Doğu Türkistan’ın Kaşgar kentinden Dilnur. Şu anda Kanada’da yaşayan Dilnur, 8 yaşındaki kızı ile 6 yaşındaki oğlundan 2017’den bu yana haber alamadığını ve evlatlarının Çin tarafından çocuk esirgeme kurumuna alındığını belirtti.

“Çinli uygulama olan Douyin’e propaganda amaçlı çocuk videoları koyduklarında umutsuzca çocuklarımı teşhis etmek için bu görüntüleri izliyorum.” diyen Dilnur, “Ama onları bulamadım. Sokaklarda benim çocuklarımın yaşında çocuklar gördüğümde ağlamaktan artık gözlerimden yaş gelmez oldu.” diyor.

HRW’nin Çin Direktörü Sophie Richardson dünya kamuoyuna şöyle seslendi: “Hükümetler, Çinli yetkililerin Doğu Türkistan’daki uygulamalarının bir parçası olarak ailelere yaşatılan bu dayanılmaz acı karşısında seslerini yükseltmeli, konuşmalı. Ve yine hükümetler, Çin’e aile birleşmesinin temel bir insan hakkı olduğunu açıkça belirtmeliler.”

Çinli Erkekler Uygur Ailelerde Kalıyor

Eşleri toplama kampına ya da cezaevine gönderilen Doğu Türkistanlı kadınların, evlerini kontrole gelen Çinli ‘görevli’ erkeklerle düzenli olarak aynı yatağı paylaşmaya zorlandıkları ileri sürüldü.

Çin Komünist Partisi üyeleri, Çin yönetiminin ‘kardeş aile’ ve ‘kültürel değişim’ uygulaması kapsamında Uygurların ve diğer Müslüman azınlıkların denetlemek için evlerine yatıya gidiyor. Bu Çin medyasının yazdığı, Çinli yetkililerin de reddetmediği bir durum.

Sayıları 1 milyonu aşan ÇKP üyesi ‘görevli’ erkekler, düzenli olarak ayda en az 8 gün görevlendirildikleri evde kalıyor ve bu evdeki kadınlarla aynı odayı yatağı paylaşıyor.

İnsan hakları örgütleri, ailelerin ziyaretlere rıza gösterip göstermediğine bakılmadığını belirtiyor. Uygurlar uzun zamandır bu durumdan feryat edip tepkilerini dile getiriyor.

ÇKP Sincan Uygur Özerk Bölgesi Komitesi’nin resmi yayın organı “Sincan Günlüğü” gazetesinin haberine göre, geçen yılın 11 ayında toplam 1 milyon 120 bin resmi görevli bölgedeki her etnik kökenden 1 milyon 690 bin ailenin evlerinde kaldı.

Söz konusu görevlilerin kaldıkları evlerdeki ailelerle “yemeklerini paylaştıkları, bayramları birlikte kutladıkları, çocukların ev ödevlerine yardım ettikleri, dostlukları geliştirdikleri, ‘Ulusal Birlik ve Aile’ duygusunu teşvik ettikleri, aileleri başkent Urumçi’ye eğlenmeye götürdükleri” belirtildi.

Program kapsamında Uygur ailelerden evlerine gelen görevlilere yaşamları, günlük faaliyetleri ve siyasi görüşleri hakkında bilgi vermeleri ve kendilerine empoze edilen Komünist Parti ilkelerine uymaları isteniyor.

Görgü tanıklarının beyanlarına ve çeşitli kaynaklara dayandırılan haberde, yatıya gelen ÇKP üyeleri evdeki kadınlarla aynı yatağı paylaşıyor ve ev sahibi kadınların da bu duruma itiraz hakkı bulunmuyor.

“Yatakta iki kişi kalıyor, hava soğuksa 3 kişi birlikte uyuyor”

Bir ÇKP yetkilisi, görevlileri, gözetim altında tutulan ailelerin ‘akrabası’ olarak tanımladığını söyledi.

Adının açıklanmasını istemeyen ve Doğu Türkistan’ın Yengisar kentindeki 80 ailenin izlenmesinden sorumlu aynı yetkili, “Onlar (görevliler) gittikleri akrabalarının evinde gece ve gündüz kalıyorlar.”dedi.

ÇKP’li yetkili, “Normalde bir yatakta iki kişi kalıyor ancak hava soğuksa üç kişi birlikte yatıyor.” ifadesini kullandı.

Vazifeleri gittikleri evlerden istihbarat toplamak olan bu kişilerin Uygur ailelere ‘yardımcı olduğunu’ iddia eden yetkili, “Birlikte kaldıkları süre içerisinde görevliler onlara yeni fikirler sunuyor, hayat hakkında konuşuyorlar ve bu zaman zarfında birbirlerine karşı dostane duygu besliyorlar.” diye konuştu.

Ayrıca ÇKP’li aynı yetkili, birlikte geçirilen süre içerisinde Çinli görevlilerin herhangi bir kimseden yararlanmaya çalışmadığını ya da cinsel taciz şikayeti almadığını söyleyerek ‘kadınların eşleştirildikleri erkek akrabalarıyla aynı yatakta uyumasının da gayet normal olduğunu’ iddia etti.

İnsan Hakları İzleme Örgütü Genel Direktörü Kenneth Roth, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, “Çin hükümeti, yeniden eğitim adı altında tutukladığı Uygur Müslümanların eşlerini devlet yetkilileriyle yatmaya zorluyor. Bunu da tecavüz etmemek daha ziyade ‘birbirlerine karşı duygu geliştirmek’ olarak açıklıyor.” ifadeleriyle tepkisini dile getirdi.

Çin: Uygulama gönüllülük esasına göre, Uygurlar: Reddedersek sonucu biliyoruz

Çin yönetimi ‘Kardeş aile’ uygulamaların gönüllülük esasına uygun yapıldığını öne sürüyor.

Ancak Uygurlar, zoraki ziyaretlerin reddedilmesinin çok ağır sonuçları olacağını bildiklerini kaydediyor.

Öte yandan Doğu Türkistanlıların, Çinli görevlileri (kendilerine dayatılan zoraki akrabalarını) düğünler, cenazeler, kutlamalar ve çeşitli vesilelerle düzenlenen aile içi organizasyonlara davet etmek zorunda olduğu belirtiliyor.

Resmi görevliler, ‘davet edildikleri’ Uygur ya da Kazak düğünlerinde davetlileri alkol almaya zorluyor. Alkol almayanlar ise tek tek rapor ediliyor. Fişlenen kişiler ‘aşırılık yanlısı’ olarak tanımlanarak toplama kamplarına gönderiliyor.

Diaspora’daki Uygurlar, caddelerde her yüz metrede bir kameraların ve yüz tanım sistemlerinin yerleştirildiği, kontrol noktalarının oluşturulduğu bölgede kendilerine ait tek mahrem alan olan evlerinin de söz konusu uygulamalarla gözetim altında tutulduğunu dile getiriyor.

Doğu Türkistanlılar, Çin yönetiminin Uygur kızları Çinli erkeklerle ‘evlenmeye’ zorladığını, kendilerine dayatılan evliliği kabul etmeyen kızların aile üyelerinin de toplama kamplarına gönderildiğini ifade ediyor.

Geçtiğimiz aylarda  Doğu Türkistan’ın Hoten kentinde 80 civarında Uygur genç kız, kendi rızalarının dışında Çinli erkeklerle zorla ve cebri ‘evlendirildi’. Bunun adı evlilik değildir. Uygur kızlara ‘Ya Çinli erkekle evlenirsin ya da ailen toplama kamplarına götürülür’ seçeneği sunuluyor.

Doğu Türkistan Milli Meclisi Başkanı Seyit Tümtürk: “Bugünkü uygulama, 1940’larda Nazi Almanyası’nda Hitlerin Yahudilere uyguladığı soykırımın bir başka versiyonu. Daha modern, daha çağdaş ama daha zalimane. Hitler, Yahudilerin canlarına kastetti. Ancak Çin yönetimi, Doğu Türkistan’da tahmini olarak 5 milyona yakın kamplardaki Doğu Türkistan’ın Müslüman halkına hem inançlarını yasaklıyor, hem canlarını alıyor hem de ailelerinden mahrum ediyor. Bugün erkekler kamplarda ve cezaevlerinde. Onların kızlarının, hanımlarının, ve ailelerinin bulunduğu mahremlere ise ‘kardeş aile’ projesi adı altında Çinli işçiler ve memurlar yerleştirerek bir ahlaksızlığı, bir zulmü yaşatıyor. Bu, tarihte görülmemiş bir asimilasyon. Düşünebiliyor musunuz? Hiçbir kültürel, tarihi ve inanç bağımız olmayan Çinlilerle bizim hanımlarımızın bizim hanelerimizde bizim evlerimizde zorunlu olarak kalmasını. Bu sadece Çin Komünist Partisi’ne has bir uygulamadır.”

Ülkelerin Tepkileri

Haziran ayında Turfan bölgesindeki 11 Uygur Türk’ünün katledilmesi Japonya’yı ayağa kaldırdı. Japonya, Çin’e uyarı gönderdi. Tokyo’da bayraklar yarıya indirildi ve protestolar düzenlendi.

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Pekin yönetiminin yurt dışında yaşayan Doğu Türkistanlıların Çin’e iadesi yönündeki çağrı ve baskılara karşı tüm devletlerin direnmesi gerektiğini söyledi. Pompeo: Çin’in Sincan’da (Doğu Türkistan) başlattığı baskıcı kampanya terörle ilgili değil. Bu açıkça Çin’in halkı yok etme girişimidir. Tüm dünya ülkeleri Çin’in, Uygurların iadesi yönünde yaptığı taleplere karşı direnmelidir.

İran Dışişleri Bakanlığı, Çin’in Doğu Türkistan’daki faaliyetlerine karşı ABD Temsilciler Meclisi’nde kabul edilen yasa tasarısı nedeniyle Washington’ı sert ifadelerle kınadı. İran, Sincan (Doğu Türkistan) meselesinin Çin’in iç işleri olduğunu bildirdi. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Abbas Musavi, uluslararası toplumu, “Küresel barışı ve istikrarı tehdit eden bu tür tedbirlerde artan eğilime karşı uyardı.” İran yönetimi, ABD’nin Uygur Türklerine yönelik baskı politikalarından dolayı Çinli yetkililere yaptırım uygulanmasını öngören yasa tasarısını kabul etmesine sert tepki gösterdi ve Doğu Türkistan meselesinin Pekin’in iç işleri olduğunu bildirdi.

Kazakistan Devlet Başkanı Cömert Tokayev: “Xinjiang’da (Doğu Türkistan) Çin Halk Cumhuriyeti vatandaşları yaşıyor. İnsan Hakları Örgütlerinin birçok raporu doğru değil. Biz bunu Çin ve ABD ticaret savaşının bir sonucu olarak görüyoruz.” (Kırım Haber Ajansı)

Kazakistan Devlet Başlanı Tokayev: “Çin’e karşı yaptırımların kalkıp kalkmayacağını ve müzakerelerin nasıl sonuçlanacağını zaman gösterecek. Ancak Kazakistan sözde Çin karşıtı bloğun bir üyesi olmayacak.”

Keşmir’de Srebrenitsa benzeri bir katliam ve etnik temizlik olmaması için dünyaya çağrıda bulunan Pakistan Başbakanı, komşusu Çin’in Doğu Türkistanlılara uyguladığı sistematik asimilasyonla ilgili “bilmiyorum, haberim yok” diye cevaplıyor.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi nezdinde Çin’in Doğu Türkistan’daki politikalarına karşı çıkan ülke sayısı 25’e yükseldi. Bunlar Japonya, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın yanı sıra Batılı (Avrupa) ülkelerden oluşuyor.

Çin’in Doğu Türkistan politikasını destekleyen “Müslüman” ülkeler: Filistin, Suudi Arabistan, Türkmenistan, Pakistan, Özbekistan, Mısır, Cezayir, Suriye, Tacikistan, Umman, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Sudan, Somali, Kuveyt, Bangladeş, İran, Irak.

Doğu Türkistan’daki insan hakları ihlallerine (asimilasyon) dair yüzlerce sayfalık belge kamuoyuna sızdı. Dünya basınında geniş yer buldu. Ancak ‘Asla merhamet göstermeyin’ denilen belgelerin yayımlanmasından sonra dahi halkı ‘Müslüman’ ülke yönetimlerinin hiç birinden ses çıkmadı.

“Türk – İslam dünyası sessiz”

Türki Cumhuriyetlere tepki gösteren Uygur politikacı Seyit Tümtürk: “Dünya maalesef sessiz, suskun ve adeta 3 maymunu oynuyor. Özellikle de Türk İslam dünyası… İnançdaş ve kaderdaşımız olan Türk İslam dünyası Çin’in bu zulmüne karşı seyirci. Malesef Çin’in vermiş olduğu imtiyazlar, Çin’le olan ilişkiler buradaki zulmü görmekten alıkoymakta.” değerlendirmesinde bulundu.

Doğu Türkistan’da Çin yönetiminin baskıcı politikaları, dünyadan belirgin bir itirazın yokluğunda, Uygur halkını köklerinden koparmaya devam ediyor.

Yüzölçümü bakımından dünyanın en büyük açıkhava hapishanesinde milyonlarca insan asimilasyona tabi tutulup işkence görürken, dilleri ve kültürleri silinirken sessiz kalmak, doğrudan ya da dolaylı olarak bu soykırımı gerçekleştirenlere destek vermektir.

Kaynaklar: Euronews, Anadolu Ajansı, Timeturk
Videolar: Mepanews

 

Hilal Dereli

Site Yazarı

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu