İNFAK

Şüphesiz ki hamd Allah’adır. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve bağışlanma isteriz. Nefislerimizin şerrinden ve kötü amellerimizden Allah’a sığınırız. Allah kime hidayet ederse onu saptıracak yoktur. Kimi de saptırırsa ona hidayet edecek yoktur.
Allah’tan başka ilâh olmadığına şehadet ederim. O tektir ve ortağı yoktur. Ve şehadet ederim ki, Muhammed O’nun kulu ve Rasulüdür.

A)İNFAK’IN TANIMI

İnfak, Allah yolunda harcama yapma, birini besleme, geçimlik (nafaka) verip geçindirme anlamlarına gelir.

Bir kavram olarak ‘nafaka’; gerek yakın akraba, gerekse diğer insanlardan fakir ve muhtaç olanlara para ve geçimlik vermek, onların geçimini sağlamak, beslemek demektir. İnfak; Kur’an da Allah için vermenin genel adıdır. İnfak’ın farz olanına zekât, nafile olanına tasadduk denir.

İnfak’ın bir tanımı da şöyledir: Allah’ın hoşnutluğunu elde etmek amacıyla kişinin kendi servetinden harcama yapması, muhtaçların ayni ve nakdi yardımda bulunmasıdır. İnfak’ı diğer yardımlardan ayıran şeylerden birisi niyettir. İnfak’taki niyet Allah’ın rızasını kazanmaktır. Yoksa Allah’a ve ahiret gününe inanmayan kişinin yaptığı gibi gösteriş ve övgü için harcamak olmaz. Bu hareket noktası sıradan görünen bir harcamayı ibadet konumuna yükseltir. Bu noktada niyetin motive edici, yönlendirici ve hedef tayin edici bir etkisi vardır. İnfak, kapsamı geniş bir kavramdır. Aile reisinin bakmakla yükümlü olduğu kimselere harcama yapmasını kapsadığı gibi diğer muhtaçlara yapılan ‘zekât’, ‘sadaka’ ve benzeri yardımları da anlamı içine alır.

Kur’an-ı Kerim mü’minleri tanıtırken onları Allah yolunda infak edenler, harcayanlar olarak tanıtıyor, infak edenleri sürekli övüyor, ödüllerinin büyük olduğunu belirtiyor. Bunlardan birkaç ayet şöyledir:

   “Onlar bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, öfkelerini yutkunurlar, insanları affederler. Allah da güzel davrananları sever.”   (Al-i İmran 134)

   “Onlar ki, Rablerinin rızasını kazanmak için sabrederler, namazı gereği üzere kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve aşikâr harcarlar, kötülüğü de iyilikle savarlar. İşte bunlar, ahiret saadeti onlar içindir.”  (Ra’d 22)

   “Allah’a ve Rasulüne iman edin de, sizi mirasçıları kıldığı maldan, (Allah yolunda) harcayın, içinizden iman edip de (Allah yolunda) harcayanlar için büyük bir mükâfat vardır.”  (Hadid 7)

   “Allah’ı ve Peygamberini tasdik eden erkeklerle kadınlar ve gönül hoşluğu ile Allah yolunda (mal) harcayanlar; onların mükâfatları kat kat artırılır. Hem onlara, çok hoş bir mükâfat var.”     (Hadid 18)

   “Mallarını Allah yolunda harcayanların hali, her başağa yüz daneli yedi başak bitiren bir tohumun hali gibidir. Allah dilediği kimseye daha kat kat verir. Allah’ın ihsanı çok geniştir, her şeyi hakkıyla bilendir.”  (Bakara 261)

  1. B) İNFAK’IN ÖNEMİ

Yüce Allah’ın biz insanlar için gönderdiği son kitap olan ve bizim Allah’a yapacağımız kulluğu kendisinden öğrendiğimiz Kur’an-ı Kerim’de infak; yani yardım etmek ile alakalı en az yetmiş beş ayeti kerime vardır. Bu, Rabbimizin, insanın bir başka insana yardım etmesine verdiği önemi göstermektedir.

Kur’an, iman ve namazdan sonra üçüncü olarak infağı sayar. Allah insanları mallarıyla ve canlarıyla sınamaktadır. Mal sınavını geçemeyenler, can sınavına girmeye hak kazanamayacaklardır. Tıpkı Kabil gibi. O, mal sınavını veremedi ve kaybetti. Habil ise mal sınavını verince can sınavına girdi ve onu da kazanarak şehadet namesini aldı.

İslam’a göre, bütün mülk (mallar, zenginlikler) Allah’ındır. İnsan o mülk üzerinde yaşar, onu kullanır, geçimliği için harcar, sonunda o mülkün nöbetini başkasına bırakır ve ahirete gider. İnsanlardan bazıları çok mala, bazıları da muhtaç olacak kadar az mala sahip olabilir. Kimileri hastalık ve sakatlık yüzünden yeteri kadar mal kazanamaz. Üstelik çok mala sahip olmak bir imtihan (sınav) sebebidir. Salebe’yi birçoğumuz biliriz. Salebe Peygamberimizin mescidinden ayrılmayan sürekli Rasulullah’ın hadislerini ezberleyen biri idi. Hatta ona “mescid kuşu” derlerdi. Daha sonra Peygamberimiz (s.a.v)’e gelerek “Ya Rasulullah! Allah’a dua et ki bana servet versin” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.): “Yazıklar olsun sana ey Salebe! Şükrünü eda ettiğin az bir mal, güç yetiremeyeceğin çok maldan daha hayırlıdır. Ey Salebe! Allah’ın Peygamberi gibi olmaya razı değil misin? Allah’a yemin ederim ki, eğer ben dağların altın gümüş olmasını dileseydim, olurlardı.”  buyurdu. Salebe şöyle dedi: “Seni gerçek bir peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, eğer sen benim için dua etsen ve Allah da bana bir servet verecek olsa şüphesiz bir hak sahibine hakkını veririm.” Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v) şöyle dua etti: “Allah’ım! Salebe’ye bir servet ver.”

Salebe Peygamberimizin bu duasından sonra aşırı derecede bir servet sahibi oldu ve Medine’den, ona dar geldiği için ayrıldı, geniş bir vadiye yerleşti. Salebe artık öğle ve ikindi namazları hariç, diğer namazlarda mescide katılmamaya başladı. Daha sonra sadece Cuma namazlarına geldi. Derken artık Cumayı da terk etti. Peygamberimiz (s.a.v) bir gün ashabına: “Salebe nerede, ne yapıyor?” diye sordu. Onlar Salebe’nin durumunu anlattılar ve Rasulullah (s.a.v): “Salebe’ye yazık oldu!” diye üç defa tekrarladı. Allah’u Teala “…Onların mallarından sadaka al.” ayetini indirince Allah Rasulü iki kişiyi zekât toplamak üzere görevlendirdi. Onlar da diğer müslümanların zekâtlarıyla birlikte Salebe’ye de gittiler. Fakat fakirken iki tanenin birini veren Salebe, artık malının esiri olmuştu. Zekât memurlarına: “Bu bana cizye vermek gibi geliyor. Siz gidin, daha sonra tekrar gelin” dedi. Tekrar geldiklerinde ise vermek istemedi. Görevliler Rasulullah (s.a.v)’in yanına gidip daha olanları anlatmadan Peygamberimiz (s.a.v): “Yazıklar olsun Salebe’ye” dedi. Görevliler olanları anlattı ve yüce Rabbimiz Tevbe suresinin şu ayetlerini indirdi: “Onlardan kimi de Allah’a şöyle kesin söz (ahd) vermişti. ‘Eğer (Allah) bize lütuf ve kereminden ihsan ederse, muhakkak zekâtını vereceğiz, gerçekten salihlerden olacağız.’ Ne zaman ki Allah, kereminden istediklerini verdi, cimrilik edip yüz çevirdiler. Zaten yan çizip duruyorlardı. Nihayet Allah’a verdikleri sözü tutmadıkları ve yalan söylemeyi adet edindikleri için Allah da bu işlerinin sonunu, kalplerinde Kıyamet gününe kadar devam edecek bir nifaka çeviriverdi.”  (Tevbe 75, 76, 77)

Ey Rasulüm! Münafıklara de ki: İster gönül rızası ile ve ister rıza göstermeyerek harcayın, sizden asla harcadıklarınız kabul edilmeyecektir. Çünkü siz, bir fasıklar topluluğu oldunuz.”  (Tevbe 53)

Bu sırada Peygamberimiz (s.a.v)’in yanında Salebe’nin yakınlarından biri bulunuyordu. Olup bilenleri duyunca kalkıp Salebe’nin yanına gitti ve ona: “Yazıklar olsun sana! Allah senin hakkında şöyle, şöyle ayet indirdi.” dedi. Salebe kalkıp mallarının zekâtını alması için Peygamberimizin yanına gitti. Fakat Peygamberimiz (s.a.v.) ona: “Allah senin zekât gelirini almamı yasakladı.” buyurunca Salebe pişmanlığından başına toprak saçmaya başladı. Peygamber (s.a.v.) ona: “Bu senin kendi elinle yaptığındır. Daha önce sana emrettiğim halde sen bana itaat etmemiştin.” buyurdu. Peygamberimizin vefatından sonra diğer halifeler de onun zekâtını kabul etmediler ve Salebe, bu şekilde ölüp gitti.

Allah Rasulü (s.a.v) bir hadisinde şöyle buyuruyor:  “Hiçbir kul kıyamet gününde; ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne gibi işler yaptığından, malını nerede kazanıp, nerede harcadığından, vücudunu nerede yıprattığından sorulmadıkça bulunduğu yerden kıpırdayamaz.”

Allah(c.c.) insanları ilimle, sağlıkla, malla, geniş imkânlarla, çocukla sınamaktadır. Malı insana veren Allah, bu maldan muhtaçlara ve elimizin altındakilere de vermemizi emrediyor ve şöyle buyuruyor:

    “İman eden kullarıma söyle: Namazlarını dosdoğru kılsınlar, kendisinde ne bir alış-veriş, ne de dostluk bulunan bir gün gelmeden önce, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli-açık harcasınlar.”  (İbrahim,31)

   “Sizden birinize ölüm alametleri gelip de: ‘Ey Rabbim! Beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de, sadaka versem ve salihlerden olsam’ demezden önce, size rızık olarak verdiğimiz şeylerden  (Allah yolunda) harcayın.” (Münâfıkun, 10)

Bir müslüman aile reisi, hanımına, çocuklarına, anne ve babasına zorunlu olarak bakar. Bu üç grubun nafakası aile başkanının görevidir. Bunlardan başka dedesine, ninesine, torunlarına, amcasına, halasına, teyzesine, dayısına –eğer muhtaçlarsa- infak etmek durumundadır. İnfak etmek isterse bunlardan başlaması gerekir. İnfak; aile reisinin bakmakla yükümlü olduğu kişilere verdiği geçimlik olduğu gibi muhtaçlara ve fakirlere verdiği zekât, fitre, sadaka ve yaptığı yardımlardır.

Burada zekât, fitre ve sadakanın birbirlerinden farkına kısaca değinelim.

 ZEKÂT: Temizlik, artma, bereket. Bir malın belli bir miktarını yani kırkta birini, Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de saydığı sekiz sınıftan birisine veya birkaçına Allah rızası için vermek. Terim olarak zekât, İslam’ın beş şartından birisi olan malî ibadetin adıdır. Fakirin hakkı çıkarılarak malı; cimrilik kirinden arındırarak da şahsı temizlediği ve malda berekete sebep olduğu için bu malî ibadete zekât denilmiştir. Peki, Kur’an-ı Kerim’de bildirilen bu sekiz sınıf insan kimlerdir? Tevbe suresi 60. ayette Rabbimiz bu kişileri şöyle bildiriyor:

   “Sadakalar (zekâtlar), Allah’tan bir farz olarak, ancak yoksullara, düşkünlere, (zekât toplayan) memurlara, gönülleri İslam’a ısındırılacak olanlara, esirlik ve kölelikten kurtulmak isteyen esir ve kölelere, borcuna karşılık malı olmayan borçlulara, Allah yolunda çalışıp cihad edenlere, (harçlıksız kalmış) yolcuya mahsustur. Allah Âlim ve Hâkim’dir.”

Günümüzde bazı kişiler yaptıkları bir takım yardımları zekâtla karıştırmaktadırlar. Zekât; kişinin mal varlığına göre nisap miktarı tesbit edilip seneden seneye ve biraz önce Tevbe suresi 60. ayette saydığımız kişilere verilebilir. Bunun dışında cami yapımında veya bir başka hayır işinde yapılan yardım sadaka hükmündedir. Zekâtı tekrar vermeleri gerekir.

FİTRE: Ramazan Bayramı sadakası, yaradılış şükranesi olmak üzere sevap kazanmak kasdıyla verilir. Sadaka-i Fıtır, zekât gibi malın değil, başın zekâtıdır. Fitre de zekâtın verildiği kişilere verilebilir.

 SADAKA: Müslümanın Allah’ın emrine uymada gösterdiği doğruluğu (sadakati) ifade ettiği için sadaka denmiştir.

Sadaka en geniş anlamıyla, Allah rızası için yapılan her iyilik, verilen ve harcanan her şeydir. Buna en güzel örneği Peygamberimiz (s.a.v)’in şu hadisinde görebiliriz:

“İçinde güneş doğan her gün insanların her bir mafsalı için kendilerine bir sadaka gerekir. Mesela; iki kişinin arasında adaletle hükmetmen bir sadakadır. Hayvanına binmek isteyen bir kimseye yardım ederek, hayvana bindirmen veya eşyasını havyana yüklemen bir sadakadır. Güzel söz bir sadakadır. Namaza giderken attığın her adım sadakadır. Gelip geçene sıkıntı veren şeyleri yoldan kaldırman bir sadakadır.”  (Buhari)

İnfağın en güzeli kişinin çok sevdiği maldan yaptığı harcamadır. Kişinin mala ve dünyaya meyli fazladır. Onları çok sever, daha da çok olmasını ister. Sırf Allah’ın (c.c) emrettiği sevabını umarak, insanlara iyilik etmenin mutluluğunu yaşayarak o sevdiği maldan bir kısmını ihtiyaç sahiplerine vermek, çok önemli ve övgüye değer bir fazilettir. Rabbimiz şöyle buyuruyor:

   “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcayıncaya kadar cennete ve iyiliğin en güzeline ulaşamazsınız.”  (Al-i İmran, 92)

Kişi sevdiği şeylerden az olsun çok olsun muhtaçlara verdiği zaman bu ayette müjdelenen iyiliğin en güzel derecesine yani birr’e ulaşmış olur.

İnfak yapan, yani devamlı veren, Yüce Allah’ın seçilmiş bir kuludur. Çünkü herkes veremez. Verenler de her zaman veremez. Dinimiz İslam, müslümanı kendi arzusuyla vermek ve devamlı verme konusunda yetiştirir. Bu konuda dinin tavsiyelerine kulak vererek yetişen bir müslüman, daima verir. Gece-gündüz, yaz- kış, varlıkta-darlıkta devamlı verir. Hatta kendisi yoksul bir durumda iken, kendinden daha yoksulları bulur ve onlara verir.

İnfak müslümanın arada bir yapacağı bir şey değildir. Namaz gibi sürekli yapılması gereken bir ameldir. Müslüman tüm güçsüzler gibi yoksulu da sever. Zira Allah güçsüzlerin yanında ve yardımındadır. Rasulallah (s.a.v) de yoksulları sever ve “Allah’ım! Bana yoksulları sevdir” diye dua ederdi. “Çalışmıyorlar, onun için fakirler. Biz ise gece- gündüz çalışıyoruz” sözü yoktur müslümanın kitabında.

İslam, bir taraftan zenginlere “Veriniz” emrini sıkı sık tekrarlayıp sosyal yardımlaşma ile toplumdaki ekonomik dengeyi temine çalışırken, diğer taraftan fakirlerden de bu durumdan kurtulmaları için gereken gayreti göstermelerini istemektedir. Felaha eren mü’minlerin sıfatlarından bahsedilirken; “Onlar zekât vermek için çalışırlar.” (Mü’minun, 4) buyrulmaktadır. Yine hadis de, kişinin kendi el emeğinin en hayırlı rızkı olduğunu, veren elin alan elden üstün olduğunu belirterek insanları sürekli çalışmaya ve vermeye teşvik eder. Ayrıca, İslam, ortaya koyduğu zekât, infak, sadaka, karşılıklı veya karşılıksız yardım ve kurban gibi sosyal yardımlaşma müesseseleriyle, fakirin zengine her an avuç açmasını değil, gerektiğinde bir defa ve tam vermek suretiyle onu, iş güç sahibi, ticaret sahibi etmeyi istemektedir,

Vahiy gözü olmaksızın infağa bakanlar, infağı daima kötülük olarak görmüşlerdir. Hatta cahil kesim (avam ağzıyla) enayilik olarak algılamışlardır.

Aişe annemiz şöyle anlatır: “Bir gün ev halkı bir koyun keser. Peygamber (s.a.v): “O koyundan geride ne kaldı?” diye sorar. Aişe: “Kürek kemiğinden başkası kalmadı” der. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v): “Kürek kemiği hariç hepsi kalmış” der. (Tirmizi)

Bu hadiste de görüldüğü gibi Peygamberimiz (s.a.v) sadaka olarak verilen malın, kalan mal olduğunu belirtiyor. Yine tıpkı bunun gibi başka bir hadiste ise Peygamber (s.a.v) şöyle buyurur: “Kul “malım, malım” der durur. Oysa malından sadece şu üç şey onundur: yiyip tükettiği, giyip eskittiği ve (sadaka olarak) verip biriktirdiği. Bunun dışındakilere gelince kendisi gider, onları da insanlara bırakır.”  (Müslim)

“Allah’ın rızasını kazanmak ve ruhlarındaki (imanı) kökleştirmek için mallarını harcayanların durumu da tepe üzerinde bulunan bir bahçeye benzer ki, bol yağmur değince ürününü iki kat verdi. Yağmur değmeseydi bile çisinti olurdu. Allah yaptıklarınızı görmektedir.”   (Bakara, 265)

İnfağa bu şekil bir vahiy gözüyle bakmazsak onun güzelliğini ve hakikatini anlayamayız.

İnfak ve her türlü malî harcamaya vahiy gözüyle baktığımızda neler görebiliriz:

   1-Sadakaların malı eksiltmediği:

Rasulallah(s.a.v) şöyle buyuruyor: “Mal, sadaka ile eksilmez. Allah affı sebebiyle kulun izzetini artırır. Allah için mütevazı olan bir kimseyi Allah yüceltir.”

Yine bir başka hadisinde ise şöyle buyurmaktadır:

“Helal kazancından her kim, bir tek hurma dahi olsa ne tasadduk ederse –ki Allah sadece helal kazançtan yapılan tasadduku kabul eder- Rahman onu sağ eliyle kabul eder -ki O’nun her iki eli de sağdır-. O Rahman’ın avucunda dağdan daha iri oluncaya kadar büyür, tıpkı sizin bir tayı büyütmeniz gibi (Allah da sadakanızı büyütür.)”  (Buhari- Müslim)

  2-Sadakaların insandaki bir takım hastalıkların ilaçları olduğu:

    Rasulallah (s.a.v)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

 “Mallarınızı zekâtla koruyunuz, hastalarınızı sadakayla tedavi ediniz, belaya da dua ile hazırlanın.”  (Müsned-i Şihab)

3- Daha önceki hadiste de bildirdiğimiz gibi kişinin gerçek ve ebedi olarak sahibi olduğu malının da ancak sadaka olarak verdiği malı olduğunu, vahyin gözüyle baktığımızda görebiliriz. Verebildiğimiz şey bizimdir, çünkü insan ancak sahibi olduğu şeyi verebilir. Eğer veremiyorsak biz malın değil, mal bizim sahibimizdir.

4- Öncelikle farz olan sadakalarını onu farz kılanın istediği gibi vermeyenlerin gerçekte, fakir fukaraların hakkını vermeyen zalimler olduğunu yine vahyin gözüyle baktığımızda görürüz.

Varlıklı bir müslüman sadece kırkta bir zekâtını vermekle yetinmemelidir. Sahabe kırkta bir zekâta; “Zekât-ül Bahil (Cimrinin Zekâtı)” derlermiş. İslam’ın tüm yükünü mü’minlerin omuzladığı böylesi zor zamanlarda, mü’minler içerisinden Asr-ı Saadet insanı gibi beşte bir, hatta Ka’b bin Malik ve diğer bazı sahabeler gibi ikide bir verebilenler çoğalmalıdır.

Ömer (r.a) şöyle anlatıyor: “Rasulallah (s.a.v) bir gün bize infak etmemizi emretti. Tam da malımın olduğu zamana rastladığından, kendi kendime: “Eğer geçebilirsem Ebu Bekir’i ancak bu gün geçerim” dedim ve malımın yarısını Rasulallah(s.a.v)’e getirdim. Rasulallah (s.a.v):

—Ailene bir şey bırakmadın mı? diye sordu.

—Bıraktım, dedim.

—Ne kadar bıraktın? dedi.

—Buraya getirdiğim kadar, dedim. Daha sonra Ebu Bekir bütün varını yoğunu getirdi. Rasulallah (s.a.v) ona:

—Ailene ne bıraktın?  diye sordu. O da:

—Onları Allah ve Rasulüne havale ettim, diye cevap verdi. Bunun üzerine kendi kendime: “Artık onu hiç geçemem” dedim.

Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Onların mallarında isteyen ve istemeyen yoksullar için bir hak vardır.”  (Zariyat, 19 -Mearic, 24–25)

5- Sadakaların insanları her türlü manevi pisliklerden temizleyen bir temizlik vasıtaları olduğunu:

Yine bir başka ayette Rabbimiz şöyle buyuruyor:

  “Onların mallarından sadaka al. Bununla onları temizlemiş olursun. Onlara dua et. Doğrusu senin duan; onlar için bir sükûnet ve huzurdur. Allah işitendir, bilendir.”  (Tevbe, 103)

6- İnfak edilmesi gereken malın, infak edilmemesi halinde o malın; kişiyi boğacak ve ısıracak bir yılana dönüşecek olması:

   “Allah’ın kereminden kendilerine verdiklerini (infakta) cimrilik gösterenler sanmasınlar ki, o kendileri için hayırlıdır; tersine bu onlar için pek fenadır. Cimrilik ettikleri şey kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”  (Al-i İmran, 180)

Şunu unutmayalım ki, günahın cezası sadece ahirette olmadığı gibi, iyiliğin mükâfatı da sadece ahirette olmayacaktır. İyiliklerimizin mükâfatını ahiretten önce burada göreceğimiz gibi, kötülüklerimizin cezasını da burada çekeceğiz. Öyleyse bu dünyada bize hayrı olmayan dinin ahirette de hayrı olmayacaktır. Cimriliğin mutlaka ahiretten önce bu dünyada da cezası vardır.

 7- Peygamber (s.a.v)’in ifadesiyle müslümanlar: “Birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerine şefkat etmede mü’minler tek bir vücut gibidir. Ondan bir uzuv rahatsızlanırsa cesedin diğer uzuvları, uykusuzluk ve ateşlenmeyle o (ağrıyan) uzvun ağrısına ortak olmaya çağrışırlar.”

    Allah Resulü’nün bu hadisini şuna benzetebiliriz: Bu tıpkı vücuttaki ellerin vücudun diğer azalarıyla ortaklaşa kazandığı yiyecek ve içecek maddelerini vücudun sadece mide organına göndermesine benziyor. Bu durum vücut için ne kadar gerekliyse, toplum vücudunda mide mesabesindeki fakirler için de infak o kadar gereklidir. Vücudun organları: “Bizler hep mideye veriyoruz. Hep ona çalışıyoruz; bundan sonra çalışmayacak ve ona yedirmeyeceğiz” deseler, nasıl ki böyle bir cimrilikten kendileri zarar görürler; toplumun midesi olan fakirlere aynı mantıkla yaklaşan zenginler de aynı akıbete uğrayacaktır.

Bu gün öyle zenginler vardır ki, sadakası ve nafile olarak vereceği bir tarafa, sadece zekâtını verse toplumdan fakirliği silip süpürür. Bu tür zenginlere Rabbimiz nasıl bir azabı müjdeliyor:

   “Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarf etmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele. Bunlar cehennemin ateşinde kızdırıldığı gün; alınları, böğürleri ve sırtları onlarla dağlanacak. “Bu kendiniz için biriktirdiğinizdir. Biriktirdiğinizi tadın” denecektir.” (Tevbe, 34–35)

Helal ve meşru yolla elde edilen servet, nerede, nasıl harcayacağını bilen bir zengin için hakikaten büyük bir imkândır. Zenginin elindeki servet aslında, Allahu Teala tarafından ihsan edilen bir emanettir. Emanetçi zengin, onun muhafazasından ve tasarrufundan sorumludur.

İnfakın kişiye en büyük faydalarından birisi de, insana gerçek sahiplik duygusunu kazandırmak suretiyle, onu malın malı olmaktan kurtarmasıdır. İnsanların bazıları kazandığı malın gerçek sahibi olduğunu sanır. Oysa cimrilik hastalığına tutulan kişi, zamanla malın çekim gücü altına girerek ona hizmet etmeye başlar. Artık o istediği gibi değil, malın istediği gibi davranan bir mal konumuna gelmiştir.

İnfağın önemine değindikten sonra, şimdi de kimlere ve ne şekilde verileceğine değinelim.

  C)İNFAK KİMLERE YAPILIR?

Müslüman kişi önce kendisi için infak etmelidir. Çünkü vücut ona bir emanettir ve onun bütün ihtiyaçlarını karşılamak müslümanın görevidir. Hayatı devam ettirmek, ibadet yapabilmek ve başkalarına yardım edebilmek, bedenin sağlıklı ve dirençli olmasına bağlıdır. Müslüman sonra da başkalarına infak eder. Bu insanlar da iki gruptur:

1-Kişinin bakmakla yükümlü olduğu kimseler:

Bunlar da evlenme ve akrabalık dolayısıyla yardım edilmeye layıktırlar.

Kişi; eşine, anne-babasına, çocuklarına ve diğer akrabalarına infak etmek zorundadır. Bu, onun üzerine farzdır. Çünkü Kur’an-ı Kerim, bu görevi müslümana veriyor. Ayet-i kerime şöyledir:

   “Ey Resulüm, onlar neyi nafaka olarak vereceklerini soruyorlar. De ki: Maldan vereceğiniz şey, anne-babanın, akrabanın, yetimlerin, yoksulların, yolcularındır. Hayır olarak daha ne yaparsınız Allah onu bilir ve mükafatını verir.”  (Bakara, 215)

Rasulallah (s.a.v)’in bir hadisi de şöyledir:

  “Bir kimsenin harcadığı paraların en hayırlısı, ailesinin ihtiyaçlarına harcadığı para ile Allah yolunda kullanacağı atı için verdiği para ve bir de Allah yolunda cihad eden arkadaşlarına sarf ettiği paradır.”  (Müslim)

2-Ailesi ve akrabaları dışında ihtiyaç sahibi olan herkes:

   Bunları birkaç maddeyle sıralayabiliriz:

  1. a) Gerçek ihtiyaç sahibi olup istemeyen. Rabbimiz Bakara suresi 273. ayette şöyle buyuruyor:

   “Sadakalarınızı o fakirlere verin ki, onlar Allah yolunda çalışmaya koyulmuşlardır. Öteye beriye koşup kazanamazlar. Dilenmekten çekindikleri için tanımayanlar onları zengin zannederler. Ey Resulüm! Sen onları simalarından tanırsın. Onlar iffetlerinden ötürü insanları rahatsız edip bir şey istemezler. Siz malınızdan bunlara ne harcarsanız muhakkak Allah onu hakkıyla bilir.”  (Bakara, 273)

Ebu Hureyre (r.a)’ dan Rasulallah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

   “Gerçek yoksul bir veya iki lokma ya da bir veya iki hurma ile baştan savulan dilenci değildir. Asıl yoksul; ihtiyacını giderecek bir şey bulamayan, kendisine sadaka verilmesinin zarureti (halk tarafından) bilinmeyen ve (buna rağmen) kalkıp insanlardan da dilenmeyen kimsedir” (Tirmizi hariç 6 hadis imamı)

b)Dilenenler:

   “Onların mallarında isteyen ve istemeyen için belirli bir hak vardır.”  (Mearic, 25)

Rasulallah (s.a.v) bir hadis-i şerifinde: “Dilenci at üzerinde gelse bile ona sadaka verin” buyurmaktadır. Peygamberimiz dilenciliği yasaklamakla beraber kapıya geleni de boş çevirmememizi öğütlüyor.

  1. c) Yetimler:

“Onlar kendi canları çektiği halde yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler: “Biz sadece Allah rızası için yediriyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Biz çetin ve belalı bir günde Rabbimizden (O’nun azabına uğramaktan) korkarız” (derler). İşte bu yüzden Allah, onları o günün fenalığından esirger; yüzlerine (parlaklık), (gönüllerine) sevinç verir.”  (İnsan, 8–11)

   “Bir kimse bir yetimi, ihtiyaçtan kurtuluncaya kadar sofrasına alır da yedirip içirirse, mutlaka Allah (c.c) cenneti ona vacip kılar. Meğerki Allah’ın bağışlamayacağı bir günah işlemiş bulunsun”  (Tirmizi)

  1. d) Allah yolunda olanlar:

Mücahid, fedai ve bütün fakir Müslümanlara daima ellerinde bulunsun diye silah parası vermek.

  1. e) Borçlular:

Evlenmek için borçlanan, kendisinin ve çoluk çocuğunun barınmaları için ev yapan ve bundan dolayı borçlanan kimse borçlular sınıfına girer.

İNFAK NELERDEN VE NE ŞEKİLDE YAPILIR?

   Mülkün Allah’ın olduğunu, kendisine verenin de, yoksula kazanç imkânlarını daraltanın da Allah (c.c) olduğunu bilen bir müslüman, evinden çıktığından itibaren, gözü hep para vereceği bir yoksulu, elinden tutacağı bir güçsüzü gözetler. Allah’a da bu imkânı doğurması, yardıma muhtaçlarla karşılaştırması için dua eder. Rasulallah (s.a.v) şöyle buyuruyor:

    “Müslüman müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, onu düşmana teslim etmez. müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir müslümandan bir sıkıntıyı giderirse, Allah da onun kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim de bir müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah da kıyamet günü o kimsenin ayıp ve kusurunu örter.” (Buhari)

İnfak, müslümanın lüksünden bir şey eksiltmeden, rahatça ve bol bol kendisi için harcadıktan sonra bir zahmet yapacağı bir amel olmamalıdır. Bilakis, nasıl ki mutfak masrafları, ulaşım, kira ücreti vs. için para ayırıyorsa, infak için de para ayırmalıdır.

İnfak için zengin olmak, verdiğinde mutlaka fazla miktarda vermek şart değildir. Önemli olan ortaya koyulan fedakârlıktır. Allah Rasulü’nün (s.a.v) bir hadisi şöyledir:

“Rasulallah (s.a.v): “Bir dirhem, yüz bin dirhemi geçmiştir” buyurunca; “Bu nasıl olur Ey Allah’ın Rasulü?” diye sordular. Şu cevabı verdi: “Bir adamın iki dirhemi vardı. Bunlardan en iyisini sadaka olarak verdi. Diğeri ise, malının yanına varıp malından yüz bin dirhem çıkardı ve onu tasadduk etti.” (Nesai)

  İNFAK YAPARKEN DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR

  1- İnfak kendini hissettirmelidir. Yani verdiğimizde nefsimize dokunmalı, içimizdeki bencilliği giderecek, bize fedakârlığı öğretecek miktarda olmalıdır. Zira infağın bir amacı da nefsin bencilliğini yok etmektir ve bunu başaran felaha ermiştir.

    “Her kim nefsinin bencilliğinden korunursa işte onlar felaha ermişlerdir.”  (Teğabun,16)

2-Müslüman infağın peşine düşmez, onda gönlü kalmaz. Verdiği kimsenin kendinden daha rahat harcamasından rahatsız olmaz. Zira kendisi sevabını almıştır ve karşıdakinin hesabı Allah’adır.

Örneğin; infak ettiği kimseyi kebap yerken görse bile karşıdakine karşı bir nefret uyanmaz içerisinde. Zira verdiği kimsenin, onun kuruşu kuruşuna nasıl harcayacağı kendisine sorulmaz. Hem o gerçekten fakir olabilir ve bazı nimetlerden, fakir hiçbir şekilde yararlanmayacak değildir. Gün olur fakir kebap yer; gün olur, zengin de olsa simit yer.

3-İnfak, Allah için verildiğine göre, o bir anlamda Allah’a verilmiş bir hediyedir. Onun için mümkün oranda değerli şeylerden olmalıdır.

   “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan hayra harcayın. Size verilse, gözünüzü yummadan alamayacağınız kötü malı, hayır diye vermeye kalkışmayın. Biliniz ki Allah zengindir, övgüye layıktır.”  (Bakara,267)

Hz. Aişe annemiz sadaka vereceği şeylerin üzerine güzel kokular sürer, onları süslermiş. Kendisine neden böyle yaptığı sorulduğunda: “Sadaka fakirin eline düşmeden Allah’ın eline düşer” dermiş.

İbn Ömer, malından herhangi bir şeye karşı sevgisinin arttığını anlayınca, hemen onu infak ederdi. Köleleri bunu anladıklarından çoğu zaman onlardan biri hazırlanır, mescide devam ederdi. İbn Ömer onu bu güzel durumda görünce azad ederdi. Dostları ona: “Ya Eba Abdurrahman! Onlar seni aldatıyorlar” dediklerinde İbn Ömer: “Bizi Allah’la aldatanlara aldanırız” diye cevap verirdi.

  4- Dikkat edilecek hususlardan birisi de karşıdakini incitmemektir. Bu anlamda karşıdaki talepte bulunmuşsa ve vermeyeceksek güzel bir üslupla reddetmek, verdikten sonra hiçbir şekilde minnet yapmamak, rencide olmaması için gizliden vermek gerekir. Bir hadiste sağ elinin verdiğini sol eli fark etmeyecek gizlilikte infak eden, mahşerin yakıcı sıcaklığında Allah’ın gölgesinde gölgelenecek yedi kişiden biri olarak bildirilmiştir.

Bir olay… Bir gün bir adam, fakir bir kişiye bir pantolon hediye etmiş. Her karşılaştıkları yerde başlamış başa kakmaya: “Aman güzel otur, ütüsü bozulmasın, dikkat et kirlenmesin” demeye. Bunu duyan bir başkası: “Ver kardeşim şunun pantolonunu, ben sana yenisini alırım” demiş. Ve almış. Bu seferde o başlamış: “Aman rahat otur, rahat otur. Nasıl olsa banim aldığım pantolon, rahat otur…”

Bununla birlikte açıktan yaptığında, başkalarına örnek olacaksa;  karşıdakini rencide etmemesi, kişinin riyadan emin olması şartıyla açıktan da verebilir. Çünkü müslüman gizli-açık her şekilde infak eder.

   “Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık hayra sarf edenler var ya, onların mükâfatları Allah katındadır. Onlara korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır.”  (Bakara, 274)

5- İnfak yapacak kişinin yoksulları bulup kendi eliyle vermesi de fazileti büyük bir davranıştır.

Muhammed bin Süfyan babasından naklediyor:

“Harise bin Numan’ın gözleri görmüyordu. Bu sebeple eviyle mescit arasına bir ip çekmişti. Bir yoksul geldiğinde, zembilinden bir şey alır ve ipten tutunarak yoksulun yanına kadar gider ve eliyle verirdi. Ailesi ona: “Biz yaparız, sen niye uğraşıyorsun?” dediğinde; o şöyle derdi: “Ben Rasulallah (s.a.v)’in şöyle buyurduğunu duydum: “Yoksullara insanın kendi eliyle vermesi, onu kötü akıbetlerden korur.”  (Taberani)

Amr el-Leysi diyor ki: “Vâsile bin Eska’nın yanındaydık. Yanına bir yoksul geldi. Vâsile bir ekmek aldı. Yanına biraz da para koyarak götürüp ona verdi. Ben: “Ya Eba’l- Eska, ailenden bu işi yapacak kimse yok mu?” diye sordum. O: “Var. Fakat kim bir şey alıp, götürüp yoksula verirse, her adımına karşılık bir günahı silinir. Sadakayı fakirin avucuna koyunca da attığı her adıma karşılık on günahı silinir” dedi. (İbn Asakir, Kenzul-Ummal)

  6- Kişi yapacağı yardımı zamanında yapmalıdır. Bir gün sonra belki ihtiyacı kalmayabilir.

Harise bin Vehb (r.a)’den; Allah Rasulü (s.a.v) buyurdu:

  “Sadaka verin! Çünkü kişi sadaka vermek üzere çıkıp da sadaka verecek kimseyi bulamayacağı yakındır. Hatta sadaka vermek istediği kimse şöyle diyecektir: “Bana dün gelseydin sadakanı kabul ederdim. Ama bu gün buna ihtiyacım yoktur.” Böylece sadaka verecek kimseyi bulamayacaktır.”  (Buhari)

7- Yardıma muhtaç kimse ise; yapılan yardımı az da olsa küçümsemeden almalı ve yardımda bulunan kişiye teşekkür etmelidir. İnsanlara teşekkür etmesini bilmeyen Allah’a şükretmesini bilmez. Eğer muhtaçsa kibirli davranmamalıdır. Rasulallah (s.a.v) kibirli fakiri kınamaktadır.

İmam Malik diyor ki: “Şöyle bir hadise duydum:

“Bir fakir Hz. Peygamber (s.a.v)’in zevcesi Hz. Aişe’ye gelerek, kendisine yiyecek bir şeyler vermesini istedi. Hz. Aişe’nin yanında üzüm vardı. Oradakilerden birine: “Üzümden bir tane al da ona ver” dedi. O adam şaşırıp hayretle bakmaya başladı. Bunun üzerine Hz. Aişe“Ne o, hayret mi ediyorsun? Bu tanede ne kadar zerre var biliyor musun?” dedi.  (İmam Malik- Muvatta)

Zilzal suresinin 7.ayeti şöyledir:

 “Kim zerre ağırlığınca iyilik yapmışsa onu görür.”

Adiyy bin Hatem’den sahih bir rivayette Rasulallah (s.a.v) şöyle demiştir:

  “Hiçbir iyiliği hakir görmeyin, bir kimseye bir kap su bile verseniz veya bir kardeşinizi güler yüzle bile karşılasanız…”

Yardım alan kişi de hadiste geçen şu duayı yapsa ne güzel olur:

 “Allah ailende ve malında senin için bereket kılsın”  (Buhari)

     SONUÇ OLARAK NELER YAPABİLİRİZ?

   1-“Zenginin malında fakirin hakkı vardır ve veren el, alan elden üstündür” düsturunu gönlümüzün şiarı edinmeliyiz.

2-Gelirimize göre aylık infak için belli bir miktar belirleyebilir ve onu aksatmadan yerlerine ulaştırabiliriz.

   3-İnfak için evinizde, eşimiz ve çocuklarımızla birlikte bir infak kumbarası oluşturup, herkesin harçlıklarından az da olsa bu kumbaraya atmasını sağlayabilir ve çocuklarımıza kendisi gibi binlerce çocuğun aç olduğunu güzel bir dille anlatıp, ona merhamet ve yardımlaşma duygusunu aşılayabiliriz.

   4-Eğer bu yardımları kendimizin ulaştırma imkânı varsa çocuklarımızla birlikte gitmeliyiz. Çünkü bir takım şeyleri görerek anlaması çocuk için ve kendimiz için daha etkili olur.

   5-Yardımlarımızı kendimizin ulaştırma imkânı yoksa güvenilir ve gerçek ihtiyaç sahiplerini bulan yardım kurumlarına bağışlarımızı yapabilir ve bu kurumlar hakkında bilgisi olmayan ihtiyaç sahiplerini buralara yönlendirebiliriz.

6-İnfağımız çeşitli olmalı, sırf yoksullara yönelik değil, birileri uygun bir yer için para istediğinde “Biz infağımızı zaten yapıyoruz” demektense, az da olsa bir şeyler vermeliyiz.

   7-İnfak alanlarımızdan bazıları hastanede yatan fakir veya kimsesiz hastalar, kimsesiz yurdundaki çocuklar olabilir. Arada bir, birkaç poşetlik alış-veriş yapıp buralara giderek, bunları dağıttığımızda bir taşla iki kuş vurmuş oluruz. Hem onları ziyaret, hem de infak.

   8-İnfak alanlarımızdan biri de elbette İslam’a davet olmalıdır. Örneğin her ay ayıracağımız bir miktar parayla tebliğe uygun kitaplar alarak bir kitaplık oluşturabilir ve bunları okumaları için insanlara dağıtabilir, gerektiğinde hediye edebiliriz.

   9-Sürekli olarak etrafta fakir tespiti yapıp kendi gücümüz nispetinde yardım edebilir, yetmediğinde ise; varlıklı dostlarımızın yardımına başvurup hayra aracılık yapabiliriz. Bir hayra aracılık yapan, onu yapan gibidir. Sıkıntıya düşenin derdini halletmeye çalışmak, Rasulallah (s.a.v)’in çok haz duyduğu şeylerdendi. Kendisi bizzat halledemezse ashabını bu işe teşvik ederdi.

10-Biz hanımlar da kendi gayretimizle ve el emeğimizle ibadetlerimizi ve bize düşen görevleri aksatmadan arta kalan zamanlarımızda hayır kermeslerine el işleri yaparak veya bu yaptıklarımızı kendimiz satarak kendi infağımızı yapabiliriz. Buna en güzel örneği yine mü’minlerin annesi Zeyneb binti Cahş’dan öğreniyoruz:

“Aişe (r.a) anlatıyor: “Rasulallah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Siz kadınlar, benim şefaatime en çabuk nail olanlar, çok çok infak edenlerdir.” Bunun üzerine kadınlar infakta en ileri geçmek için yarışa başladılar. En eli açık olanımız Zeynep idi. Çünkü o, bir taraftan çalışıyor, diğer taraftan infak ediyordu. Zeyneb binti Cahş el işlerinde çok becerikliydi. Deri tabaklar diker ve Allah yolunda infak ederdi.”  (Buhari-Müslim)

Peygamberimiz (s.a.v)’in şu duasını hiç hatırdan çıkarmayalım:

  “Allah’ım! Senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği istiyorum”  (Müslim)

Vel hamdu lillahi Rabbil Âlemin…

YASEMİN ESER

KAYNAKLAR

1-Kavramlar- Hüseyin Ece

2-Şamil İslam Ansiklopedisi

3-Polen Dergisi (sayı 3–4)

4-Altınoluk Dergisi

5-Riyazü’s Salihin

6-Müslüman Şahsiyeti

7-Hadislerle Müslümanlık- Yusuf Kandehlevi (Cilt:2)

 

 Bu konferans Ankara – Ayder vakfında yapılmıştır.

 

Yorumlar

yorumlar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazın.
Please enter your name here