ÇEYREK TESETTÜR
   Egemen güçlerin bunca saldırısı ve zulmüne
rağmen çarşılara, pazarlara baktığımızda başörtülü kızlardan geçilmiyor.
Bardağın neresine bakalım? Hiç yoktan başı örtülü bayanların sayısı hâlâ çok
sayıda diye sevinelim mi; yoksa başörtüsü ruhundan giderek soyutlandı, çarşılar
başörtülü mankenlerin boy gösterdiği podyuma döndü, örtü sokağa (ayağa) düştü
diye üzülelim mi?
   Sürpriz olan hangisi? Az-çok kültürlü
kızların başörtülü olabilmesi mi, yoksa her yönden gayri İslami yaşama
biçiminin kuşattığı ve modern Batı standartlarını içselleştirmiş, özgürlük
putunun kurbanı ve sosyal hayatın, sokak ve çarşının tutsağı olmuş başörtülü
kızların her aklı başında müslümana “bu kadar da yozlaşma olmaz!” dedirtecek
anormallikleri mi? Okullarda karma eğitimin tezgâhından geçmiş, televizyon
dizileriyle büyümüş, kadın-erkek eşitliğini ve kadın özgürlüğünü
bayraklaştırmış, dünyevileşmiş, İslam’ı yeterince bilmeyen, bildiklerini
tümüyle yaşamanın getirdiği bedellere hazır olmayan kızların çeyrek tesettürü
mü?
   Şuurlu müslümanların başörtüsü mücadelesini
önemli bir cihad gibi görmelerinin sebebi, onun Kur’an’ın bir emri, tesettürün
ayrılmaz bir parçası, İslami inanç ve yaşama biçiminin dışa yansıyan bir
göstergesi, müslüman hanımın hayâ ve iffetinin bir işareti olduğu içindi.
   Müslüman hanımın başörtüsüyle birlikte dış
kıyafetinin özelliklerini özetin özeti mahiyette hatırlatalım: Müslüman bir
kadının yabancı erkeklerle ve müslüman olmayan bayanlara karşı yüzü, bileklere
kadar elleri dışında vücudunun tamamı avrettir, örtmeleri gerekir. Hanımların,
ev dışında veya yabancı erkeklerin yanında normal ev içi elbisesinin üstüne bir
dış elbise daha giymeleri gerekir. Ayette şöyle buyrulur: “Ey peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına dış
elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle. Bu onların tanınıp, kendilerine
sarkıntılık edilmemesi için daha uygundur. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet
edendir.”
(Ahzab 59)
   Örtünün sık dokunmuş ve altını göstermeyen
kalınlıkta olması gerekir. Cildin rengini gösterecek derecede ince olan elbise
ile avret yeri örtülmüş sayılmaz. Elbise şeffaf ve çok ince olmamasına rağmen
uzuvları belli edecek şekilde darsa ve organların şeklini ortaya koyarsa yine
tesettür gerçekleşmemiş olur. Giyilen kıyafetin, örtünen başörtüsünün,
erkeklerin dikkatini çekecek şekillerde olmaması, cinsel cazibeyi ortaya
çıkarmaması gerekmektedir.(O yüzden
şekil ve renk olarak sade, daha çok koyu-siyah-renkte giysi ve örtü, yirminci
asra kadar bütün dünya müslümanlarının riayet ettiği ölçü kabul edilmiştir.
)
   Kim ne yorum yaparsa yapsın; başörtüsü
Kur’an’ın emridir: “Mümin hanımlara söyle: Gözlerini korusunlar, namus ve
iffetlerini muhafaza etsinler. Görünen kısmı müstesna olmak üzere, ziynetlerini
(süslerini ve süs taktıkları organlarını) teşhir etmesinler. Başörtülerini,
yakalarının üzerine (kadar) örtünsünler…” (Nur 31) 
Başörtüsü
teferruat değildir. Allahın Kur’an’da emrettiği bir farz teferruat, ayrıntı
kabul edilemez. Bu mantık(sızlık)la, eğer başı örtmek teferruat ise, mesela
göğsü örtmek de teferruattır; çünkü o da aynı şekilde farzdır. Başörtüsü, çarpık yorumlarla önemsiz ve
hizmet(!) için taviz verilecek basitlikte görülemez, olmasa da olur denilecek
bir husus kabul edilemez.

   Müslüman hanım, Ahzab suresi 59. ayete göre
sadece vücudunu ve başını örtmekle emrolunmamış, aynı zamanda yabancı
erkeklerden eziyet görmeyecek ölçüde ve iffetli olduklarını gösterecek biçimde
cilbab (çekici olamayan ve baştan ayağa örten geniş ve kalın bir dış giysi) ile
örtüneceklerdir. Bu özellik, başörtüsünün şeklini de, başörtüsü dışında dış
giyimin nasıl olması gerektiğini ve bunun hikmetlerinide içermektedir. Vücudu
örttüğü halde dış giysinin (cilbabın) içindeki bol elbise, -cilbabsız olarak-
nasıl dışarıda tesettür için yeterli görülmüyorsa, aynı şekilde elbise
desenlerinden daha çekici, allı güllü, bol süslü eşarplar ve kadını cazip
gösteren kıyafetlerin de tesettürdeki temel espri ve hikmeti taşımayacağı
bilinmelidir.
   Bilindiği gibi, Nur suresi 31. ayeti,
kadınlara-istisna edilen şahıslar dışında- hiçbir erkeğe ziynetlerini
göstermemelerini emretmekte.
Ziynet,
kadını güzel gösteren saç, makyaj, parfüm, takı, mücevherat ve elbise gibi
şeyleri içine almaktadır.
   Güzel kokudan (parfümden) kaçınmak şarttır. “Bir kadın, güzel koku sürerek bir
topluluktan geçer, onlar da ‘onun kokusu şöyle şöyleydi’diye konuşurlar. Böyle
(koku sürünmesi ve) söylenmesi çirkindir.”
(Ebu Davud, hadis no: 351)
Konuşurken
ciddi olma mecburiyeti vardır: “…Eğer
(Allah’tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir eda ile
konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapılır.”
(Ahzab
32). Müslüman hanımın davranışı, yürüyüşü ağırbaşlı olmalı, dişiliğini,
cinselliğini öne çıkarmamalıdır: “…Gizlemekte
oldukları ziynetleri anlaşılsın diye, ayaklarını yere vurmasınlar (dikkatleri
üzerlerine çekecek şekilde yürümesinler).”
(Nur 31)
   Tesettürdeki
gaye ve hikmet, ulemanın ittifakı ve ümmetin icmâı ile kadının yabancı
erkeklere karşı cinsi cazibesini gizlemektir.
O yüzden, kadının bileğindeki
altın bileziğin gözükmesine izin vermeyen din, kadını daha süslü gösteren bir
eşyanın, bir aksesuar veya başörtüsü ya da giysinin kullanımına da izin vermez.
Nur suresi 31. ayet, kadının yabancı erkeklere ziynetlerini/süslerini (ve
ziynet yerlerini) göstermesini yasaklar. Hâlbuki şimdiki başörtülerin ve dış
giysilerin büyük oranda ziynet/süs unsuru olması, aranacak ilk vasıf
sayılabiliyor, ziyneti örtmesi gereken
şeyin kendisi tümüyle ziynet özelliğine uyuyorsa bu nasıl tesettür olabilir?

Tuz yiyeceği kokmaktan korur; tuz kokarsa o yiyeceğin hali ne olur?
   Başörtüsü, mü’min hanımlara üniversitede
değil, gelişmeye başladığı andan itibaren farz olmaktadır. Ayrıca üniversite
gibi resmi kurumlarda ve erkeklerle kızların karma eğitim yaptıkları ya da içli
dışlı oldukları yerde sadece başörtüsü değildir farz olan; onu tamamlayan diğer
giysiler ve cinsi özellik ve cazibelerin tümünden arınmış, fitne ortamına hiç
yer vermeyecek davranışlar da şarttır.
   Müslüman bayan, erkeklerin de bulunduğu
sosyal hareketlere katılır veya yabancı erkeklerle meşru ölçüler içinde
konuşurken, her şeyden önce dişiliğiyle değil; kişiliğiyle bulunmalıdır. Bir kadın için, sosyal hayatta tesettür her
şey değil; bir şeydir.
Onsuz olmaz ama onunla da her şey tamamlanmış
değildir. Kahkaha gibi aşırı ve sesli gülme, yabancı erkeklerle şakalaşma,
gereksiz samimi tavırlar, kadınsı işveler, yapmacık eda ve sesin
güzelleştirilmesi için doğal olmayan çabalar vb. iffetli müslüman bir hanıma
yakışmayacak ve müslümanlarca yadırganacak ya da farklı gözle değerlendirilecek
her türlü tavırdan kaçınılması gerekir.
 Müslüman hanımın bu ölçülere riayet etmeden
sosyal hayatta yer alması ya da erkeklerle konuşması, hem kendine, hem
davasına, hem tesettürlü hanımlara, hem İslam’a ve hem de müslüman kadınların
toplumda müslümanca yer etmesi için gereken ortamın ve örfün oluşması önündeki
zincirlerin kırılma çabalarına çok büyük zararlar verecektir.
   Bugün
çarşıda, pazarda, tezgâhta, masa ve kasa başında, başörtülü bayanların “örtülü
çıplak” diye tanımlanabilecek başörtülü yozlaşmanın görüntülerini de şöyle
özetleyelim:
Çarşaf ya da bol ve uzun pardösü benzeri bir dış giysinin
tamamlamadığı bir kıyafet. Dış giysi cinsinden bir şey olmaksızın sadece
başörtü, altına etek veya pantolon, üstüne bluz, elbise cinsinden bir şey
giyerek çarşı pazarda dolaşma veya işyerlerinde ya da okullarda bu kıyafetle
yabancı erkeklere(iş arkadaşlarına, sınıf arkadaşlarına, müşterilere…)
gözükmek.
   Yasak savma cinsinden bile kabul edilmeyecek
tarzda, çok ince veya şok kısa ya da çok dar pardösümsü bir dış giysi
   Başörtünün altından sırıtan çirkinlik: Yüzde
makyaj, dudaklarda ruj, yanaklarda allık, gözlerde boya ve hatta başörtüsünün
rengine uygun özel lens, kaşlarda inceltme ve vücutta ağır parfüm kokusu gibi
acayiplikler.
   Yani, başörtülü sekreter ve başörtülü tezgâhtar
bayanların büyük çoğunluğu başta olmak üzere ev hanımı veya ev kızı olmadıkları
imajını her haliyle yansıtmaya çalışarak entel takılan genç bayanların da
önemli bir kesiminin çarşıda, okulda, işte… başörtülü mankenlere benzeme
gayreti. Üstü kapalı altı havalı, uygunsuz etek üstü türban, altta dar kot
pantolon üstte başörtüsü, bacakları açık ama başı kapalı tipler; Bu ne perhiz,
bu ne lahana turşusu dedirtecek şekilde, altı kaval üstü şişhane görüntüsü…
  
Süslü kubbesi olan bir caminin alt katının
tapınak olarak kullanıma açılması gibi bir şey. Başında sarık, ayağında mayo
olan imam kıyafeti ne ise onun gibi. Ne var bunda demeyin, sarıklı imamın
giydiği mayonun HaŞeMa yani, Hakiki Şeriat Mayosu değil; Batılıların giydiği cinsten
iki parmaklık mayo olduğunu düşünün. Sakallı ve başında sarığı olan genç bir
imamın sosyete plajında bakınarak gezinmesi ne ise, aynısı ve belki daha ağırı
değil midir, çarşı ve pazarda (hal diliyle “şişşt, baksana bana!” diye konuşan
giysi içinde) kendine baktırarak gezinen başörtülü kızın tavrı.
   
İkişer kelimelik kısa tanımlarla özetlersek: “Başörtülü açıklık”;
“örtülü çıplaklık”; “tesettürsüz örtü.” Şunlarda üçer kelimelik: “Cilalı baş
devri”; “cennetle cehennem koalisyonu”; “sulandırılmış İslam’ın görüntüsü”;
“zakkum aşılanmış çiçek”; “zehir karıştırılmış bal.”
  
Konserlerde alkış ve ıslıkla da yetinmeyip dans eder gibi hareketlerle
tempo tutup sanatçının ezgisine/şarkısına koro elemanı gibi katılan başörtülü
kızlar kimse tarafından yadırganmıyor artık. Çarşılarda özgürce gezmekle tatmin
olmayan başörtülü bayanların bir kısmı, deniz kenarlarında, park ve
pastanelerde özgür takılıyorlar, herkesin içinde şuh kahkahalar atabiliyor,
çarşıda (şimdilik) kız arkadaşlarıyla öpüşebiliyor, çok rahat tavır ve cıvık
cinsellik kokan davranışlardan, bazen kol kola bir yabancı erkekle
fingirdeşmekten bile çekinmiyorlar.
  
Peygamberimiz(s.a.s)’in “giyinik olduğu halde çıplak gibi görünen
kadınları, Cehennem ehlinden”
saymasının(Müslim)sebebi üzerinde düşünülüyor
mu dersiniz? Hz. Peygamber, bunların Cennete giremeyeceği gibi, Cennetin
kokusunu dahi alamayacağını belirtmiştir. Kimdir bu örtülü çıplaklar? Bunlar
şeriatın koyduğu ölçülere uymayan, yani ince, dar ve uzuvları gösteren
elbiseler giyen ya da vücudunda örtmesi gereken yerleri örtmeyen kadınlardır.
Kadınların bu şekilde giyinmesi, küçük günahlardan olsaydı, Hz. Peygamber,
onları Cehennem ehlinden saymaz, Cennetin kokusunu dahi alamayacaklarını
söylemezdi. Farzedelim ki, söz konusu şekilde giyinmek, küçük günahlardandır.
Bu durumda küçük günahlarda ısrar etmenin, günahı büyüteceğini bilmiyorlar mı?
Bilinmelidir ki, “sürekli yapılan hiçbir günah küçük; tevbe edilen hiçbir günah
da büyük değildir.
  
Hasan Basri gibi: “Siz sahabeyi görseydiniz
deli (öcü) derdiniz, onlar da sizi görseydi müslüman (tesettürlü) demezdi”
demeyeceğim; daha hafifini tercih edeceğim: Günümüz Mekke ve Medine’sinde,
hatta Tahran’ında, Afrika’nın nice ülkesinde, Malezya’da… erkek ve hanım
müslümanlar, bu giysi ve davranış sahiplerine hiç duraksamadan kötü kadın
damgası vurabilirler, kendilerinden saymayacakları gibi, hicaplı/tesettürlü
sınıfı küçük düşürdükleri için ajan muamelesi yaparlar. Ama Batı ülkelerinde bu
kıyafet ve tavrın, tepki almadan kabul göreceğinden emin olabilirsiniz.
Başörtüsü
dışındaki bu giysi ve davranışı kendi standartlarında gördüklerinden, “herhalde
başı keldir de kapatma ihtiyacı duyuyordur veya başına bir bez bağlamaktan zevk
alıyordur, imaj anlayışıdır, bu tür değişiklikle dikkat çekmek istiyordur”
şeklinde değerlendirmeler yaparlar. Türkiye’deki fanatik laikler ve Kemalistler
gibi (çoğunluğun tavrı ve çoğu özelliğiyle) ahı gitmiş vahı kalmış başörtümsü
cicili bez karşısında katı ve uzlaşmaz tavır takınmazlar.
“Bunlar (iki inanç, iki grup) arasında bocalayıp durmaktalar; ne onlara
(bağlanıyorlar, benziyorlar) ne bunlara. Allah’ın şaşırttığı kimseye asla bir
(çıkar) yol bulamazsın.”
(Nisa 143).
Hem Allah’ı hem şeytanı razı etmeye çalışmak, sadece şeytanı razı edecek gülünç
tavırlara, aldatış ve aldanışlara götürür insanı. “Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
Sizden öyle davrananların cezası ancak dünya hayatında rezillik, rüsvaylıktır;
Kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah, sizin yapmakta
olduklarınızdan asla gafil değildir.
(Bakara 85) “Yoksa onların, dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri şeriat (dini
kaide) kılan şirk koştukları ortakları mı var? Eğer azabı erteleme sözü
olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir(işleri bitirilir)di. Şüphesiz
zalimler için can yakıcı bir azap vardır.”
(Şura 21) Hakla batılın
koalisyonu, güzel bir içeceğin zehirle karıştırılmışı gibidir. Altısı içinden,
altısı dışından tavırlar dinle alay etme gibi değerlendirilebilir. Müslümanlığı
çok kötü temsil eden kimsenin zararları, müslüman olmayanlarınkinden daha büyük
olur çoğu zaman; akılsız dost ve akıllı düşman misali. İslam’a en büyük zarar;
tarih boyunca hep içeridekilerden gelmiştir. Dini yanlış temsil ile
“müslümanlar işte böyle!” dedirtecek tavizci anlayışa ve kötü örnek olarak dini
de küçük düşüren tavırlara kimsenin hakkı yoktur.
  
Bütün bunların yanında saçının tekinin bile
gözükmemesine ciddi özen gösterilerek takınılan ve çoğunlukla “bone”li
başörtüsü; rengârenk, bin bir desen, cıvıl cıvıl. Anadolu’daki fazla kültürlü
olmayan bayanların kıyafetinin diğer bölümlerinde bu denli yozlaşma olmasına
rağmen, başörtüsü bağlama konusunda biraz ihmalkâr biraz alışkanlık gereği, yer
yer saçlarından bir kısmının bazen veya devamlı gözükebilecek şekilde
başörtüsünde gevşek davranmalarına tam ters bir uygulamayı andırıyor, büyük
şehirlerdeki bu fotoğraf. Çok kültürlü olmayan halk sınıfından geleneksel
örtünmeyi sürdüren bayanlar, başörtü örtme biçimine kadar örfleştirip
adetleştirdikleri şuursuzca örtünme görüntüsü sergilerken, onlardan ayrıldığını
gösterme ihtiyacı duyan ve kültürlü olduğunu düşünen modern örtülü bayanlar da,
saçlarını örtme konusunda gösterdikleri titizliği; başörtüsünün süslü
cazibiyetinden kaçınma hususunda, başörtüsü dışındaki giysi ve tavır
konusunda(sanki bilinçli ve kasıtlı bir tavırla) göstermekten kaçınıyorlar.
   
Renk-renk, moda moda başörtüler; atlası, ipeği, yerlisi,
ithali, bin bir çeşit… Ama farklı etiketlere, değişik firma isimlerine
aldanmayın; hepsinin markası tek: “BAK BANA!” marka. 
   
Dışı kâfirleri hala
yakmayı sürdüren başörtüsü, içi müslümanları yakmaya başladı. Batıl cephesinde
yeni bir şey yok; ilkeli de çağdaşı da aynı. Batının ve her çeşit batılın
geleneksel tavrı değişmiyor: Zorla hakkından gelemediği hakkı, hile ile
yozlaştırıp tahrif etmek. Yaşadığımız coğrafyada da bu filmin başörtülü
versiyonu vizyona kondu; kanun ve baskılara alt edemedikleri, önünü alamadıkları
başörtüsünü cıvıklaştırarak yozlaştırdılar. Light İslam, sulandırılmış,
kitabına uydurulmuş, ılımlı Müslümanlık diye dillendirilen İslamizasyon
anlayışının ne ölçüde tutacağını başörtülüler üzerinde test ettiği global ifsat
çeteleri ve maalesef umutlanacakları netice aldılar.
   
İmanla, tevhidle bağı
koparılan, hiç değilse zayıflatılan ibadetler, adetlere dönüşür. Başörtüsü de
öyle oldu. Kültürsüz halk kesiminde ninelerin, hizmetçilerin, temizlikçilerin
ya da köylü kadınların geleneksel başörtüsü, adet kabilinden değerlendirildiği
için egemen güçlerin bunu hoşgörüyle (en azından düşman olunmaya gerekli
olmayan, tahammül edilebilir şekilde) karşıladıkları bilinen husus. Şehirli
bayanların, kültürlü kesimin de başörtüsü, çok yönlü yönlendirmelerle âdete
dönüştürülüyor. Böylece derin egemen güçler, onu irticai (yeni adıyla İslami,
siyasal) simge görmeyecek, âdete dönüşen başörtüsüyle uzlaşacaklar. Yeter ki
imanın yansıması olarak örtülmesin örtü, yoksa bir kimlik alameti ve
Müslümanlık sembolü olmaktan çık(arıl)mış bir bez parçasıyla kimsenin bir alıp
veremediği olmaz. Bizim açımızdan, yukarıda resmedilen şekliyle sorun ne kadar
büyürse, zalimler için de o oranda sorun olmaktan çıkacaktır başörtüsü. Bu
değerlendirme ışığında, çok yakın bir zamanda başörtüsü meselesi çözülmüş
olacak. Az kaldı, yozlaşmanın çapı ve şümulü tamamlansın; başörtüsü AB
standartları ve Batılı modern bayanların tüm olumsuz imajlarıyla arasında çok
az kalan farklılıkları kaldırsın, başörtüsü sorun olmaktan çıkacaktır. Derin
devlet, yani formalite icabı hükümette olanlar değil; devleti fiilen yöneten
iktidar gücü her ne kadar şimdiye kadar hiç taviz vermiyor görünse, on yıl
sonrasına bile yeşil ışık yakmayacak izlenimi verse de, tek taraflı olarak
başörtülülerin kahir ekseriyeti, her çeşit tavizi vermeye hazır olduğunu
gösterdi. Ruhu soyutlanmış, tesettür görevi yaptığı çok şüpheli hale gelmiş
başörtüsüne İslam düşmanları niye taviz vermesin ki!? Hele o verecekleri taviz,
bundan sonra alacakları muhtemel taviz yanında çok az kalıyorsa. Ama
dejenerasyonun yeterli olmadığını düşünüyor o çevreler besbelli. Taviz tavizi
doğurur, “dur bakalım ne olacak?” diye bekliyor sadece başörtüsü vurgusu yapan
çevreler. Öteki taraf, başörtüsüzlerin her türlü olumsuz giyim ve tavırlarına
bulaştırdıkları başörtülüleri “bu müslümancıklar, açık göbek modasına ve
başörtüsü altına mayo ya da mini etek garabetine kadar işi vardıracaklar mı”
diye test etmeye devam ediyor ve sebeb oldukları bu tablodan sadistçe zevk
alıyorlar. Başörtüsü, modern giyim(sizlik) tarzıyla, Batılı modern tavırla,
vücudun diğer giysilerdeki cinselliği açığa vuran çağdaş özelliklere uyuştuğu
oranda modern güçler ve düzen de başörtüsüyle uyuşacak. Başörtülü; Kur’ani
çizgi, takva giysisi ve yaşama biçiminden ne kadar taviz verip uzaklaşırsa,
kendini doğuran bağla irtibatını koparırsa, o oranda İslam düşmanı çevrelerin
tavizini görecek. Görünen maalesef o ki; başörtülülerin kahir ekseriyeti,
bugünkü halleri ve gelecekte sergileyecekleri daha büyük yozlaşma sürecine
girmeleriyle kendilerine taviz verilmeyi hak ettiler. Ama yine de Kenan
Evren’in tabiriyle “sinek küçük ama mide bulandırır” diye düşünüyorlar.
  
Kur’an bu güçlerin portresini
şöyle çiziyor: “Sen onların dinine
uyuncaya kadar Yahudiler de Hıristiyanlar da (onların izinden giden müşrikler de)
senden asla razı olmazlar.”
(Bakara 120)
Başörtüsünün imanla irtibatının çoğu kızımızda çözüldüğünü gören
ayette belirtilen sınıflar, başörtüsü problemini çözmek için girişimlerine
başlama sinyalleri verdi biliyorsunuz. 
İktidar değişimlerini finanse eden dolar milyarderi Amerikalı Yahudi
Soros, kendi emir kulları olan radikal laik çevrelere “yeter artık, bu kadarı
kâfi” demeye başladı ve ekledi: “Başörtüsü sorununu ben çözeceğim.”
Bu sözü, tabii ki kendi adına değil; Batı adına, Amerika namına,
yani çoğunluğu Hıristiyan olduğu değerlendirilen kesim adına, Hıristiyan Batıyı
temsilen dillendirdi ve üstüne üstlük; kısa zaman önce
başörtüsü sorununun çözümünün İsrail’den geçtiği yetkili ve etkili
çevrelerin ağzından dökülmeye başladı. Demek ki, başörtülülerin bu
yozlaşmasından razı oldular, neticesi alındığı için artık baskının kalkması
gerektiğine karar verdiler. Bakara 120’nin ışığında bu durumu yorumladığımızda,
işin vehâmeti daha iyi anlaşılacaktır. Bu demektir ki, kendini tesettürde
zannedenlerin çok önemli bir bölümünün taktığı başörtüsü, Allah’ın razı
olmayacağı şekle geldi. İsrail’in, ABD’nin razı olduğu başörtüsü, artık Avrupa
Birliği’ne girmek üzere. Onlardan yeşil ışık yakılmaya başlandığına göre,
onların emir kulları egemen güçler de kamusal alan dedikleri etkin yerlerde
değilse de, sözgelimi bazı üniversitelerdeki kırmızı ışıkların bir bölümünü
söndürecekler. Yoksa radikaller “İslam’ın en önemli emirlerine bile yasak koyan
üniversite, diğer okul ve resmi kurumlar ve de buraları bu hale getiren düzen
olmaz olsun!” deyip uzlaşmayı tümüyle reddedebilirler; küçük de olsa böyle bir
ihtimali hesap eden Batılı güçler, büyük tavizler alındığına emin olduğu için
küçük taviz vermekten yana.
  
Amerika’lardan fetvalar
veren“teferruat”çılar, hizmetin (kime, neye ve nasıl hizmetse?!) Allah’ın
emrinden daha önemli olduğunu bağlılarına ve sempatizanlarına duyurdular. Üniversitedeki öğrenciler veya eğitim
kurumları başta olmak üzere kimi alanlarda çalışan bayanlar başörtüsünü çözerek
problemi çözmüş oldular. Yirmi sekiz şubat sonrası psikolojik baskılar
başörtüsü bedelinin hafif olmadığını gösterdiği için bazı başörtülüler kolay
yolu tercih etti. Hemen açılmakta zorlananlar, büyük bir buluşa imza atarak
bere ile peruk ile tesettür olabileceğini icat ettiler. 
Derken çığır açıldı, iş çığırından çıktı.
Hâlâ başörtüsünü çıkarmayanlar da başörtüsündeki ruhu çıkardı. Bunun yanında, özellikle büyük şehirlerdeki
“ben de müslümanım” diyenlerin en az yarısı zaten ne başörtüsünü ne de
başörtüsünü emreden İlahi emir ve yasakları takıyor.
Eh, tavizi hâlâ hak
etmesinler mi Batılıların gözünde.
   
Evet, üç vakte kadar (bu
üç vakit, üç ay mı olur, üç yıl mı, başörtülülerin dejenerasyonun ve düzene
uygun yaşam tarzının yeterli görülmesine bağlı) başörtüsü sorunu çözülecek. Ruhundan soyutlanmış, aksesuara dönüşmüş
modern başörtüsü artık kamusal alanda tümüyle değilse, yavaş yavaş müsaade
edilir hale gelecek. Bu ülkedeki hayranları tarafından da yadırgansa da, Avrupa
Birliği veya Kirliliği denilen İslam düşmanı birlik standartları da zaten bunu
gerektirmektedir.
Buna rağmen, bunun çok kısa zamanda gerçekleşeceğini de
düşünmüyorum. Çünkü bu coğrafyadaki örtü düşmanı egemen çevreler, kendi uyduruk
dinlerine tavizsiz bağlı fanatik İslam düşmanı oldukları ve müslümanların dışa
yansıyan en basit, en masum, şirk düzenine de hiç zararı olmayan görüntülerine
karşı bile acımasızlar. Evet, er-geç başörtüsü sorunu çözülecek, çözülüyor;
sevinin müslümanlar, sevinebilirsiniz! Bu, başörtüsü mücadelesinin bir zaferi
midir, 28 Şubat süreciyle hızlanan light İslam’ın Kur’an ve Sünnet
İslam’ına-şimdilik- bir galebesi mi, değerlendirin. Müslümanlar başörtüsüne
şeklen değilse ruhen çözdüler, sıra örtü düşmanlarının lütfedip çözmesine
kaldı. İktidarda olduğu sanılan sanal hükümet mi? Güldürmeyin adamı, onlar
kendi hanımlarının başörtülerini bile savunamıyorlar; İslam’ın İ’sini
ağızlarına alamıyorlar (Eee n’apsınlar canım, yoksa gerginlik çıkar…) “Biraz
daha zamanı var, zamanı geldiğinde gerginlik çıkmadan, konsensusla bu sorunu
çözeceğiz” diyen hükümetin başının bu sözünün anlamı, bu açıklamalar ışığında
daha iyi anlaşılmıştır herhalde.
   Gazinoda, pavyon ve
plajda, yani en azından gözlerin haramlarla meşgul olduğu bir mekânda başında
“imam sarığı” ile dolaşmanın durumuna benziyor; çarşı-pazardaki dikkat çekici
tavırlarıyla başörtülü kızın tavrı. İmamın sarığı beyaz olduğundan, en küçük
bir leke kaldırmadığı ve hemen göze battığı gibi, taç gibi başlara yerleşen ve
sarık kadar simgesel ve ulvi değeri olan başörtüsü de, takılan başı baştan
aşağı güzelleştirmeli. Yoksa sarığı ve başörtüsünü kirletenler, farkında
olmadan da olsa “din” e düşman kazandırmanın vebalini taşımış olurlar
başlarında örtü yerine. İslam’ı yanlış tanıtıp kötü örnek olarak bu modern
başörtülü kızlar, bilmeden ve istemeden de olsa İslam’a zarar veriyorlar. Buna
rağmen, “Ne biçim Müslüman kız bunlar!”, müslüman! “kız bunlara” diyemiyoruz.
Kendimiz kız(a)mıyoruz, acıyoruz bu kızlarımıza. Bunların konumu, Müslümanlığın
bu ülkede ne hale getirildiğini gösteriyor. Cahil bağlıların ya da kendini
bağlı zanneden mensuplarının dine bakışını ele veriyor. Yozlaştırılmış, sulandırılmış, ılımlaştırılmış dinin başörtüsü
versiyonu da böyle oluyor demek ki.
Amerikancı müslümanlığın, düzene uygun
demokrat müslümanlığın, fri(özgür) takılmanın, özgürleşmenin yansıması bunlar.
Dine karşı din, başörtüsüne karşı başörtüsü. İçi boşaltılmış tesettür.
Vitrinci, slogancı tavrın neticesi. Modern muharref müslümanlığın göstergesi,
hakla batılın giysideki koalisyonu.
  
ÇEYREK TESETTÜR ANLAYIŞI, ÇEYREK DİN ANLAYIŞI DEMEKTİR. Aslında,
kadınıyla erkeğiyle günümüz Türkiye müslümanı, çoğunlukla diğer dini algılayış
ve yaşayış konularında da benzer tavır içinde. Başörtüsü, başların üstünde
olduğu ve sokakta çarşıda (sevinemiyoruz maalesef) çokça başörtülü boşta gezen
(ya da görücüye çıkıp bir şeyler arayan) kız olduğu için göze batıyor da ondan.
Hani bir zamanlar yetkili bir Türk büyüğü(!) öyle diyordu ya: “Bu memlekete
komünizm gelecekse onu da biz getiririz.” Bu sözdeki komünizm kelimesini
başörtüsüyle değiştirerek aynı sözü söylüyor şimdiki etkili ve yetkililer. Ve
getirdikleri başörtüsü de bu. “Olmaz olsun böyle başörtüsü!” dedirtmek
istiyorlar topluma. Önceleri sosyete çıplakları şöyle diyordu: “Biz ne
çarşaflılar gördük, ne haltlar ediyorlar…” Bu cümleden sonraki ifadeleriyle
%99,9 yalan söylüyorlardı. Ama şimdi artık sadece sosyeteler değil, halkıyla
elitiyle, her kesimden insan hem de nice gerçek olaylar ve gerçek görüntülerle delillendirerek
“biz ne başörtülüler gördük, ne haltlar ediyorlar…” diyebiliyor, hiçbir
müslümanın onaylayamayacağı cinsten aşırı özgür tavırları, yanındaki erkeklerle
fingirdeşen başörtülüleri, cıvık davranış ve başörtüsüyle taban tabana zıt
giysi veya giysisizlikleri, makyajlı rujlu, allıklı pudralı, manken yürüyüşlü
başörtülüleri gösteriyor.
   
Güler misiniz, ağlar
mısınız? Ben ağlanılması gerektiğini, ama ağlamaya bile vaktimizin olmadığını,
bunların bizim insanımız, en azından bizim mesajımıza düşman olmayan, bize
yakın insanlar olduğunu değerlendirmekten yanayım. Bütün bu yanlış/çirkin
tavırlar gösteriyor ki, şuurlu müslümanlara, hepimize çok iş düşüyor. Eğer biz yeterince İslam’ı, tevhidi,
Allah’ı, O’nun emir ve yasaklarını, bütüncül olarak doğru bir şekilde
anlatabilseydik, söylediklerimizi yaşayabilseydik, çevremizdeki çirkinlikleri
nehy edebilseydik bu anormal manzaralarla kesinlikle karşılaşmazdık.

Nitekim din eğitimi yönüyle temeli sağlam atılmış olan köklü ve sahih din/tevhid
öğretimi ve eğitimi/terbiyesi alan kızlarda savrulma daha az olmakta.
   
İçinde bulunulan mekânın
inanca ve yaşayışa büyük tesiri vardır. Cahili eğitim veren kurumlara, cahiliye
köle pazarlarını andıran çarşı ve pazarlara salıveren insanların da bulunduğu
ortamdan etkilenmemesi için çok ama çok sağlam bir tevhidi şuura, her bedelini
ödemeye hazır güçlü bir imana ihtiyaçları vardır. Meyve veren her bitkinin her
toprakta yetişmediğini, bazı yerlerin ayrık otlarına, kaktüs ve zehirli
bitkilere çok müsait olduğunu hatırlayalım. Başında güzel meyve cinsinden
başörtüsü bulunduran kızlarımız birer fidandır. O fidanın her bir yanını
ahtapot kollarıyla zehirli sarmaşıklar sarıyor ve meyve verecek özünü vampir
dişleriyle emmeye çalışıyorsa, öyle bir genç ağaçtan güzel bir meyve bekleme
şansımız pek olmayacaktır. Balık için su ne ise, tesettür de müslüman hanım
için odur. Su, balığın içinde yaşayamayacağı oranda pislenmiş, zehirli
atıklarla bulanmış ise balığın halı ne olur? Tâğuti düzeni ve kurumları
reddetmeden, çocukların aldıkları çarpık eğitimi hatta onaylayan bir tavır
içinde, televizyonun yetiştirmesine açık şekilde ve nefsanî tarzda özgürce,
yani başıboş tarzda caddelerde, sokaklarda gezip tozmayı, bakıp baktırmayı
ihtiyaç sayan kızlarımız yetişirken sonucun böyle olacağını hesap etmemiz
gerekiyordu. Uzun da olmayan etekleriyle
diz altlarını, hele yırtmaçlı etekleriyle bacaklarını, kot ve benzeri
pantolonla bluz veya tişörtle vücut hatlarını, üstünde hala duruyorsa pardösü
demeye bin şahit isteyen mont türünden ve daracık dış giysisiyle belinin
inceliğini göstermekten çekinmeyen başörtülü kızlarımız, başı açıklara geç de
olsa uyarak düşük pantolon ve açık göbek modasına da uyar ve teşhirciliğin bu
kadar rezilcesine de atılırsa şaşmamak lazım.
Başında başörtüsü var ya
yeter, o kendini kapalı sayıyor. Zaten yozlaşma ve dejenerasyon yavaş yavaş
büyüdüğünden toplum şaşmıyor, yadırgamıyor, doğal karşılıyor bütün
bunları.     
  
Hicabın, tesettürün içi
boşaltılmış, sadece başörtüsü, varsa yoksa türban kalmış. Onun da suyunu
çıkartarak cıvıttılar; örtüsüz örtü gibi zıtlık ve tuhaflıklar ortalığı
kapladı. Her şeye rağmen başörtülü kızlar bu ülkenin gülleri, fidanları, meyve
vermesi beklenen ağaçları. Kökü kuruyan ağacın yaprakları da tabii kısa zaman
sonra kuruyacaktır. Ağacın kökü iman
idi, sulanmadı, beslenmedi, gıdasız bırakıldı bu ağaç. Hatta su diye kurutacak
zehir verildi özellikle resmi kurumlarca.
Kuruyan kökün başörtüsü
şeklindeki yaprakları döküldü. Sulanması gereken bazı fidanlar ise sulanmadı,
ama sulandırıldı; cahiliye kültürünün hormonlu bilgi kirliliğiyle yetişen körpe
fidanlar çürümeye başladı. Hormonla ve yanlış aşılarla özü kaybettirilen,
genlerini/fıtratına müdahale edilen ağaçların meyveleri durumundaki başörtüleri
de kanserojen özellikler taşımaya başladı. 
 Çöplükte gül bitebilir, ama
gübrelikte gül bitmez; bitse bile kokusu da aldığı gıda cinsinden olur;
başörtüsü gibi açan goncası/çiçeği huzur vermek yerine, çirkin görüntüsü ve
kocaman dikenleri göze batar.
   
Türkiye’de İslam’la
savaşan laik putperestler, İslam’ın hayata yansıyan ve kimlik görüntüsü veren
özelliğinden dolayı başörtüsüne tavizsiz bir düşmanlık göstermektedir. Bu
topraklarda hakla batıl arasındaki savaş bazı simgesel alanlarda yapılıyor. O
alanlardan biri de başörtüsü denilen savaş alanı. Başörtüsünü teferruat gören
ve açmanın en fazla küçük bir günah olduğunu düşünenler, başörtüsünün simgesel
konumunu, yani İslam’ın günümüzdeki önemli bir sembolü olduğunu görmezden
geliyorlar. Sancağın/bayrağın basit bir bez parçası olmadığını, onun çok önemli
bir misyonu temsil ettiğini kabul eden kimseler, başörtüsünün de dava açısından
bundan farksız olduğunu unutuyorlar. Bu topraklarda her müslüman, başörtüsünü,
belki normal ülkelerde ve normal zamanlarda olduğundan daha fazla (râyet/sancak
gibi) önemsemek zorundadır. Tamam da, bu simgesel özelliğin abartılıp
putlaştırılmasına da olumlu bakmamız herhalde beklenilmemelidir. Tevhidi
bağlamından koparılmış dini özelliklerin insanı ve toplumu kurtarması
beklenemez. İbadetlerin adetleşmesi, ya da modern seküler hayatın bir parçası,
kapitalizmin işleyen bir çarkı konumuna girmesi, insanı da yozlaştıracak ve
yobazlaştıracaktır. Olan da budur. Sanıldığının aksine; yozluk-yobazlık da
modern insana geleneksel kişilerden çok daha yakındır.
   
İfrat ve tefrit hemen
bütün insanımızı kuşatmış. Herkes başörtüsünün bir tarafını çekiştirdi.
Başörtüsünün abartılı düşmanlarına karşı, bizim mahallede bazıları onu
teferruat sayarken, bazıları da onu fazla abarttı ve sloganlarının başına
çıkardı. Giderek başörtüsü putlaştırılmadan da yakasını kurtaramadı. Sanki başka zulüm yokmuş, daha önemli başka
farzlara baskı yokmuş gibi bir tavırla, başörtüsüne gereğinden fazla vurgu
yapıldı. Üniversitelerden istenilen tek istek o idi.
Altyapıya önem
vermeden, iman ve tevhid vurgusu yapılmadan, takvanın gereği olarak hayâ ve
edebe atıfta bulunulmadan; tam tersine “demokratik hak”, “insan hak ve
özgürlüğü”, “anayasanın verdiği onay”, “Zübeyde Hanım’ın da yaptığı/taktığı
gibi” referanslarla ve onu doğuran temel değerden yalıtılmış şekilde ve
sloganlaştırılarak yalnızlaştırılan “başörtüsü” evet, itiraf edilip
dillendirilmesi zor olsa da putlaştırılmış oldu. Allah’tan bağımsız peygamber
sevgisi dâhil, her çeşit aşırılık putlaştırma olur da başörtüsü gibi baş tacı
putlaştırılmaz mı? Varsa yoksa başörtüsü
diyen ve başka hiçbir talebi olmayanlara cevap da hak ettikleri cinsten oldu:
Öyleyse alın size başörtüsü; sosyal alanlardaki sulandırılmış şekliyle alın
başınıza çalın! 
  
Parçacı yaklaşım,
uzlaşmacı yaklaşımdır. Parçayı bütün sanan, bütünü asla aramayacak, bütünü
hepten yitirecek, bütünle bağlarını koparacaktır. Bu, hikmetin yitirilmesi
değildir sadece; dinin de yitirilmesine giden yoldur aynı zamanda. Parça,
bütünden koparılınca bütünün değerlerini kaybeder. Ağaçtan koparılan bir dal,
bitkiden koparılan bir çiçek, insandan koparılan bir el, göz, kulak veya baş
kısa zamanda ne duruma düşerse, tesettür ve takva örtüsünden, ona alt yapı olan
iman ve Allah korkusundan koparılan başörtüsü de o duruma düşer/düştü.
Başörtüsü, diğer İslami kıyafetle birlikte ve iman dayanan bir davranış/yaşayış
biçimiyle değerini alır; bunlardan bağımsız başörtüsünün Hindistan’ın milli
kıyafetinden farkı olmaz. Şuurlu ümmete “bu şekliyle başörtüsü, uğrunda can
verilecek bir değer değildir” dedirtir, sahibine Allah indinde rıza ödülü
kazandırmaz.
  
Hakları kalmasın, bu
manzarada yeşil sermayenin, “başörtülü tezgâhtar aranıyor” diye kapısına yazı
yazan yeşil holdingden, hacı amca tuhafiyecisine kadar esnafın, manken tipli
başörtülü eleman arayanların, başörtülüleri plajlara alıştıran Kapris Oteli ve
benzerlerinin, tesettür mayolarının, bu sektörden geçinen çeşitli alandaki iş
piyasasının, özellikle tekstil firmalarının, ha bir de Tekbir(!) giyimlerin ve
başörtüsü defilelerinin büyük rolü var; Avrupa Birliği duysa başörtüsünü Avrupa
kriterlerine uydurdukları için bunlara ne tür ödül vereceğini şaşırır.
   Müslüman, İmam-Hatiplerde
ve üniversitelerde fazla bir şey değil, sadece başörtüsü istiyor artık. Kitabın
tümüne inanması, İlahi hükümlerin hepsine teslim olması gereken müslüman,
imandan da önce gelen tâğutun kurum ve kurallarını, cahiliye anlayış ve
uygulamalarını tümüyle reddetmiyor.
  
Hakkını, hem de insan ve
müslüman olmanın gerektirdiği binlerce haktan küçük bir hakkını, müslüman;
mücahide has bir üslupla değil; demokratik yollardan, sadece imza toplayarak,
telgraf çekerek, yürüyüş yaparak istemeyi tercih ediyor. Kâfirler de canları
isterse, bir lütuf ve bağış olarak, karşılığında, müslümanlardan nicelerini
kendi saflarına çekme ve nice tavizler alıp, müslümanları iğdiş etme pahasına
lütfen kabul edecekler. Etmeseler ne olacak? Hiiiç!
Ayrıca, bugünkü düzen içinde ve bu eğitim sisteminde başörtüsü
tümüyle serbest olsa iş bitecek, sorumluluk gidecek, istekler sona erecek, din
tamamlanacak mıdır? Müslüman, nelere rıza gösteriyor, neleri savunma durumuna
geliyor, ne için çırpınıyor, ne isteyip nelerle yetiniyor, kimin rızası için ne
yapıyor… Kur’an ışığında bunları iyi düşünmesi lazımdır.
   
Tesettür anlayışı konusunda İslam’la bugünkü
müslüman arasında dağlar kadar fark oluşmuş durumda. İslam, sadece başörtüsünü,
sadece türbanı emretmiyor elbette. Tesettür bununla bitmiyor. Sınıflarda
pardösü çıkarılarak etek-bluzla oturan; kanı kaynayan genç erkeklerin ve
öğretmenlerin her türlü bakış ve tavırlarına, sözle ve gözle saldırılarına
muhatap korumasız bir kızcağız. Evinde erkek misafirlere bile gözükmeyen
hoca-hacı çocuğu bu müslüman kızların, anfi ve sınıflardaki, kantinlerdeki
kızlı erkekli karma eğitim ve eritim içinde bulunmasının nasıl bir tezat teşkil
ettiği kimsenin eleştirisini bile almıyor.
   Bir müslüman kızın başörtüsüne, hayâ ve namusuna Alman gâvurundan
da fazlaca saldıran bir zihniyet; özellikle eğitim adına gencin imanına,
ahlakına… zarar vermiyor, saldırmıyor mu dersiniz? “Bir kızın üniversitede
başının açılması basit bir olay mıdır, tepki gösterilmesin mi yani?” denebilir.
Evet, bu büyük bir haram, vahşi bir cinayettir. Fakat ondan daha önemlisi odur
ki: Kâfirlerin işgaline uğramış olan müslümanların yaşadığı hemen tüm ülkelerde
mü’minlerin okullarda imanına müsaade edilmiyor. Putlar ister istemez
sevdiriliyor, övdürülüyor. Ders diye nice terslikler oluyor, küfür kelimeleri
söylettiriliyor, en azından dinlettiriliyor, puta tapma törenleri icra
ettiriliyor… Bunlara normal gözle bakılır, ses çıkarılmaz, tepki gösterilmezken,
tesettür ve hicab görevini ne kadar yaptığı da şüpheli olan salt türbana hücum
mu sadece tepki gösterilmesi gereken? Din ve imandan daha mı önemli bu?
  
İnsan sadece diliyle
konuşmaz. Eskilerin hal dili dediği iç lisanı da vardır. Beden dili denilen,
vücudun aldığı şekille, organlarının gösterdiği özel tavırla da konuşur.
Araştırmaların gösterdiği çarpıcı sonuç; beden dilinin, konuşma dilinden çok
daha etkili olduğu şeklindedir. Beden dili, sadece organların değil, aynı
zamanda organların örtüldüğü giysi ile de yakından ilgilidir. Yani, insan
üzerindeki elbisenin de bir dili vardır, o da konuşur.
Davet eder, mesafe koyar, karşısındaki ile samimiyet veya
resmiyeti ifade eder. Elbise, aynı zamanda bir kimliktir, şahsiyet
belirtisidir, örfün tercümanıdır. İnsanın temizliği, pejmürdeliği, düzeni,
zevki, kültürü, muhataplarına verdiği değer ve saygısı da giysisinden
anlaşılabilir. Her şeyden önemlisi, elbise bazen insanın hangi dini tercih
ettiğini, ya da diniyle ne tür bir ilişki içinde olduğunu da belirtir. Mesajdır
giysi, çağrıdır, ya da korunmadır.
   
Giysinin temel olarak üç
özelliği vardır: Tesettür/örtme, koruma ve süs. Bunlar içinde en önemlisi,
giysinin insanı örtme özelliğidir, yani tesettür. Giysiden mahrum kalmak,
çıplaklık, insanı cennetten çıkaran isyanın görüntüsü olduğu gibi, şeytanın bu
yolla insanı belaya uğratıp cennete girmesine engel olmasına fırsat vermektir.
Şeytan cennette Hz. Âdem ve eşinin çıplak olması için bütün planlarını kurmuş
ve onların cennetten çıkarılmalarına sebeb olmuştu. Onlar da birlikte Rablerine
yönelip af talebinde bulundular, örtündüler ve Allah da onları affetti. “Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana babanızı(Âdem
ve Havva’yı), çirkin yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak
Cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtıp bir fitneye/belaya düşürmesin. Çünkü
o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz
şeytanları iman etmeyenlerin dostları kıldık.”
(Araf 27). Hz. Âdem ve
Havva’da isyanın sonucu, Cennetten çıkarılmanın alameti olarak ortaya çıkan
çıplaklık, bu kişilerin nesillerinde Cennete girmeye engel sebeplerden biri,
isyanın görüntüsü, şeytana uymanın özelliğidir.
   
Bir başörtüsü sektörü
oluştu; kapitalizmin örtülü versiyonu olarak türban rantı ortaya çıktı. Bin bir
çeşit desen ve renk cümbüşüyle Doğu zevkine hitap edip başörtüsü üreten
yüzlerce yerli ve yabancı firma, ithalatçılar, sadece başörtüsü satan
mağazalar, başörtü modaları, başörtü defileleri, başörtülüler için özel mayolar…
İçinde müslümanların da yaşadığı kapitalist düzenlerde finans kurumları nasıl
bir görüntüyle, hangi görevi yerine getirmek için kurulmuş ve düzen açısından
nasıl sakıncasız (hatta faydalı) görülmüşse; başörtülü kızlar o amaç için “Allah’ın en fazla nefret ettiği yerler
olan”
(Müslim)çarşı ve pazarlara çıkarılmıştır. Kapitalizmin
nimetlerinden(!) mahrum olmadan faizden kaçmak isteyen kimselerin paralarını piyasaya,
dolayısıyla kendi kasalarına çekmek isteyenlerin finans kurumları aracığıyla bu
işi yaptıkları gibi; açık-saçıklardan biraz rahatsız olanların paralarını ve
ilgisini çekmenin kapitalistçe yolu oldu başörtülü tezgâhtarlar, başörtülü
sekreterler. Bunca işsiz erkek varken, bu kızlar, hangi özellikleriyle tercih
ediliyor dersiniz? Ya da ille bayan gerekiyorsa, niye özürlü bir bayan, yaşlı
bir bayan değil de; manken ölçülerine uygun yapıda genç bayanlar isteniyor?
Telefona bakmak, ya da müşteriyle ilgilenmek için manken gibi olmanın
avantajını insani akıl ve İslami kültür mü, yoksa şeytani düzen ve sömürücü
görüş mü söylüyor? Kime ve neye hizmet ettiğini, neyi alet edip sömürdüğünü
para denilen cazip şeytan haydi işverene düşündürtmüyor; ya siz başörtülü
kızlar, bunların sizi sömürüp kullanmasına, bundan da kötüsü sizin örtünüzü
istismar etmesine, güzelim örtüyü sizin elinizle katran kazanına koymalarına,
dünyada izzetinizin, ahirette cennetinizin çalınmasına nasıl rıza
gösteriyorsunuz? Değer mi üç kuruş para veya meymenetsiz insanların
keyfi/beğenisi için bunlar? Özgürlük mü zannediyorsunuz bu köleliği, bu
kullanılmayı, bu meta ve nesne haline getirilmeyi; hala akletmiyor musunuz? Başörtüsünü başınıza aldığınız gibi
aklınızı da başınıza alın, şeytanın ve şeytanlaşanların oyuncağı, kölesi
olmayın. 
  
Düşünebiliyor musunuz, İslam’ın cihad bayrağını dalgalandırma
şerefi gibi hanımlara üstünlük verdiren o başların tacı, kapitalizmin
hizmetinde, daha kötüsü (söylemesi zor da olsa söyleyeyim:) cinselliğin, göz
zinasının hizmetinde.
   
Kapitalist ve materyalist
dünya her şeyi o denge(sizlik) de tutuyor: Arz-talep. Üretim ve tüketim için bu
böyle olduğu gibi, çeyrek tesettürlü bayanlar konusunda da böyle: Çıplaklardan hoşlanmayan, hele onlarla asla
evlenmek istemeyen çok sayıda muhafazakâr genç erkek var; bunlar için de
çarşıda pazarda delikanlıların ilgisini kendisine çekmeye çalışan ve bu
erkeklerin zevkle bakıp (tabii iyi niyetle canım, ona ne şüphe!) hoşlanacağı
tipler gerekli.
Piyasa şartları böyle oluşacak, bir taraftan fitne kazanı
kaynarken, bir taraftan başörtüsü sektörü piyasaları canlandıracak, her çeşidiyle
sömürü artmış olacak.
  “Günün hatta akşamın her
saatinde bunca başörtülü kızın çarşıda sokakta ne işi var?” diyen bile artık
yok. Evi hapishane gibi gören kızlar ve genç kadınlar artık sokaklarda göz
hapsinde yaşadıklarını, özgürlük adına erkeklerin göz zevklerine gönüllü
kölelik yaptıklarını ya düşünmüyor, ya da bundan şeytani şekilde zevk
alıyorlar. İslami ahlakın sokaklara hâkim olmadığı bugünkü çarşı ve pazarlar,
hanımıyla erkeğiyle müslümanların, özellikle gençlerin ancak çok zaruri bir
işleri varsa, zaruret miktarı çıkıp dönecekleri (benzetme yerinde ise tuvalet
gibi) mekânlardır. Kapitalistleşen ve Allah korkusundan sıyrılan insanların
mabedi ve köle pazarı haline gelen, kapitalizmin can damarı çarşı ve pazarların
Allah nazarındaki yerini Peygamberimiz belirtiyor: “Allah’ın en çok sevdiği yerler mescidlerdir. Allah’ın en fazla nefret
ettiği yerler de çarşı ve pazarlardır.”
(Müslim)  
  Makyajın rengine uygun
başörtüsü ya da başörtüsüne uygun renk ve biçimde kıyafet; başörtüsü modası
denilen yeni moda türedi. Her dışarıya çıkmadan önce ütüden geçirilen, ayna karşısında
yarım saat uğraşılarak takılan, kendisine verilen para ile Afrika’da bir
kadının hayat boyu kendini tümüyle örtecek giysi alabileceği bir aksesuar.
   Bu tavırlara bakarak “bu
hanımlar kapanmak, Allah rızasına uygun şekilde örtünmek için, namahrem
bakışlara dur demek için başörtüsü takıyorlar” diyenler beri gelsin; Allah
sorarsa bu tavırlara olumlu şahitlik yapabilecek kaç kişi çıkar dersiniz?
Cinsel çekiciliği/cazibeyi kitabına /eşarba uydurup gözü (haramlara) açık
safları kandırmak isteyen şeytan, insana sağdan yaklaşırken başörtüsü şeklinde
flama kullanıyor olmasın? Yoksa bu yozlaşmış acınası başörtülüler, erkeklerin
dikkatini bu şekilde daha çok çekmek için başörtüsünü yem ve istismar aracı mı
görüyorlar? Hayır, başörtüsü erkek alıkları avlamak için volta atanların oltaya
taktıkları av olamaz, olmamalıdır!
  
Hayır, bin kere hayır!
Medine‘de Kaynuka Oğullarından Yahudilerin, yüzünü açmak istedikleri ve onu
savunan müslümanın bu zulmü yapanı öldürüp sonra şehid edilmesine sebeb olan ve
Rasulullah’ın bu olay akabinde uğrunda savaş verdiği hanımın örtüsü böyle
değildi.
   Maraş’ta savaş pahasına
savunulan başörtüsü bu tip başörtüsü değildi.
   Nur suresi 31, ayette mü’min
hanımlarının yakalarının üstüne örtmeleri emredilen ‘humur-hımar’ bu başörtüsü
değildir.
   Ahzab suresi, 59, ayette
mü’min hanımlara emredilen cilbab; üstlerine giymeleri gereken dış elbise, şu
çarşı pazarda boy gösteren bayanların giydiği pardösümsü giysi değildir, hayır!
   Hz. Aişe annemizin, ensar
kadınlarının özelliği olarak anlattığı, başörtüsü emrinin hemen ertesi sabahı,
sanki başları üstünde karga var gibi örtüler içinde sabah namazına gelen kadınların örtüleri değildir
bu başörtüsü.
   
Yirminci asrın ortalarına
kadar dünyanın hiçbir yerinde ve Osmanlı’da mü’mine hanımların örtülerinin
benzeri değildir bu çeyrek örtüler, namaz örtüsüne benzemiyor bu başörtüler.
   Doğuda, insanlar
geniş/bol, uzun elbise giyerler, başlarını örterler iken; Batıda, tam tersi dar,
kısa giyerler ve başları açıktır. Günümüz dünyasında Batı ile Doğu özellikleri
kaybolup dünya globalleşir/küreselleşirken, Batı Doğuyu her konuda kendine
benzetir, kendi kültürünü dayatıp farklılıkları imha ettiği halde, yine de
giysilerdeki bu farklılıklar kısmen korunmakta, özellikle dinin bu
farklılıkları korumada özel konumu hala direnci canlı tutmaktadır. Bir köyün, bir
şehrin müslüman beldesi mi, Hıristiyan yerleşim yeri mi olduğu daha uzaktan
görünen minaresinden ya da çan kulesinden belli olduğu gibi; elbise de bir
kimsenin mü’min mi, kâfir mi olduğunu zahiren yansıtma özelliğini gösterebilir.
Zahirle batın, dış ile iç, kalıp ile kalp arasında zannedildiğinden çok fazla
ilişki vardır. Bu ilişki, eğer uyum içinde değilse; birinin tümüyle ötekine baskın
çıkıp aradaki uzlaşmazlığı kaldırıncaya kadar sürer. Elbisenin sadece dinin
zahiri ile dinin emirlerine şeklen teslimiyet ve fetva ile değil; aynı zamanda
dinin özü olan takva ile de yakın irtibatı vardır. İnsan, takva adlı elbiseye
bürünmemiş ise, her tarafını çok kalın giysilerle tümüyle örtse bile bu giysi
ona yeterli gelmeyecek, kendisini ve muhataplarını haramlardan korumaya
yetmeyecektir. Edep, hayâ, iffet gibi kelimelerle de ifade edilen bu durum,
Arapçada hicab kelimesiyle ifade edilir. Bu özellik, giyinmenin arka planını
ortaya koyduğu için, “giysili çıplak” olmaya giden yolu tıkayacak, sözgelimi
kadının cinsel tahrik unsuru olarak ayakkabı ve terliklerini kadınsı bir eda
ile tahrik edecek şekilde ses çıkararak kullanmasına, tahrik edici parfümler
kullanmasına engel olacaktır, Haramlara davet edici şuh kahkahalar, kadınsı
cilve, kırıtma ve aşırı rahat/özgür tavırlar ile sadece dış giysinin
kapatamadığı şeytani güzellikleri, yani çirkinlikleri ancak takva giysisi
kapatır.
   
Takva giysisi, edep, iffet
ve hayâ günümüzün gençlerine doğal ortamda, evde, çevrede ve özellikle
okullarda çocukluğundan beri veril(e)mediği için çeyrek tesettürlüler, yani
“örtülü ama tesettürsüz” kimseler ortalığı kaplamaya başladı. Takva giysisinin
önemsenmemesine, biraz da diğer tamamlayıcı unsurlardan yalıtılmış şekilde,
sadece “başörtüsü” vurgusunun sebeb olduğu değerlendirilmelidir. İş, bırakın
takva giysisini, fetva boyutunu bile hiçe sayan, sanki İslam’ın tesettür ve
hicap emriyle dalgasını geçen bir tuhaflığa, hatta maskaralığa bile
dönüşebilmektedir. İşin sadece fıkhi/şekilsel boyutunu ele alan, ama takva
giysisinden soyunmuş bir bayan sözgelimi parmağını göstermenin fıkhen caiz
olduğundan yola çıkarılarak yabancı bir erkeğe parmağıyla işaret ederek
parmağına “haydi gel!” dedirtebilir, gözünü göstermenin caizliğinden yola
çıkarak göz kırpabilir. Bu tür problemlerin ne kadar yaygın olduğunu belki
sokağı, caddeyi, okulu, gezinti yerlerini tanımayan kişiler bilmeyebilir, ama
iş gerçekten çığırından çıkmış vaziyettedir. Sadece başörtülü olan, diğer
giysileri ve tavırlarıyla takva giysisine hatta düşman olan, ya da şeklen
tesettürlü olduğu halde İslami edebe, hayâ ve iffete yeterli derecede sahip
olmadığı hemen belli olan kişinin kapalı kıyafeti de artık yadırganmamakta, her
iki farklı, hatta birbirine düşman tavır normal görülebilmektedir.
  Elbise de konuşur. Evet, kişi dili aracığıyla konuştuğu gibi, elbisesi
aracığıyla da konuşur. “Bana, benim dişiliğime bakma, ben Allah’tan korkan bir
müslümanım.
Toplumun ve/veya kendimin ihtiyacından dolayı bulunduğum sosyal
hayatta şu anda ben bir dişi olarak değil, kişi olarak varım. Sahip olduğumu
düşündüğüm her şey gibi kendi vücudum da bana emanettir, Allah’ın emaneti. Onu
nasıl kullanmam, nasıl örtmem gerektiğini de Sahibi bilir. Yanlış kıyafetim ve
hatalı davranışım yüzünden de başka erkekleri günaha davet ederek mülkün
sahibine ihanet edemem! Kıyafet tercihimle ilan ediyorum ki, yabancı erkeklerin
bana bakmasını istemiyorum” şeklinde kibarca mesaj vermesi gereken başörtüsü,
bugün göz alıcı renk ve desenleri, diğer tamamlayıcı giysi ve tavırlarıyla
cıyak cıyak bağırıyor: “Hey erkekler, ben buradayım, baksanıza! Sizin
dikkatinizi ve ilginizi çekip kendime baktırmak için ben ne paralar sarfettim,
kaç mağaza gezdim, ne uğraşlar verdim. Nasıl, yakışmış mı başörtüm, uyum
sağlamış değil mi diğer giysilerimle. Karar vermedinse tekrar bak, bir daha
bak! Ha, nasıl olmuşum, güzel miyim, bu giysilerimle daha da güzelleşmiş miyim?
Cevabını şimdilik gözlerinle ver, e mi?”
  
Örtünmenin amacı başkasının
bakışlarından korunmak ve ırzı meşru olmayan cinsel isteklerden ve ona
yaklaştıran olumsuzluklardan sakınmak ve sakındırmaktır. Erkeklerin gözlerini
sakınması, hem kendilerinin ve hem hanımlarının iffetini korumak içindir.
Bugünkü çeyrek tesettürün bunları hakkıyla yerine getirdiğine bin şahit lazım.
Bir şey, maksadından soyutlanarak algılanırsa işte böyle sulandırılır,
yozlaştırılır.
   Tesettür, kadının
kimliğini öne çıkaran bir onurdur. Müslüman hanımın, toplumda dişiliğiyle
değil, kişiliğiyle yer edinmesini sağlayan, kadının sömürülmesine ve eziyet
edilmesine karşı, koruyucu bir kalkandır. Kadının teniyle, derisiyle değil;
insani özellikleriyle topluma katılma arzusudur. Bir bilinçtir, bir cihaddır,
bir ibadettir tesettür. İzzetine, iffetine, şeref ve namusuna düşkün müslüman
kızlarımızın bu erdemi bazı iki ayaklı şeytanların gözüne batıyor. Hanımların
dişiliğiyle değil; kişiliğiyle toplumda yer alma isteklerine karşı kırmızı
başörtüsü görmüş boğa gibi saldıracak yer arıyorlar. Özellikle İmam-Hatip’te,
üniversitede okuyan ve okumak isteyen müslüman kızın dünya-ahiret tercihi ve
cihadı da başörtüsü bayrağında ve onunla bütünleşen tesettür ve müslümanca
kişilikte düğümleniyor. İslami örtünme iman alametidir. Ruhumuz gibi vücudumuz
üzerinde de Allah’ın hâkimiyetini kabul edişin belgesi olan bir ibadettir.
Örtünme, çağımızın zulüm egemenliğine karşı kadınımızın cihadı, örtü de gerçek
özgürlük bayrağıdır. Materyalist modern insan; imajı, vitrini, kaportayı, yani
maddi cinsinden ve göz boyayacak şeyleri özün yerine koydu. Bunun kadın
açısından durumu da şu: Fark edilip beğenilmek isteyen bir kadın; teniyle,
çekici kıyafetiyle, dişiliğiyle bunu gerçekleştirecek, toplumda bu özelliklerle
yer edinecektir. İnsani erdemlerle, hizmet ve hayırlı çalışmalarla kendini
ispatlamak, ancak kulluk şuuruyla, İslam kimliğiyle ve gerçekten hür kadınlar
için söz konusu olabilir. Kadın edilgenlikten, sömürüden, metalaşmaktan,
nesneleşmekten, kendi nefsine köle olmaktan veya kendi nefsine köle olanlara
kölelikten kurtulmak ve erkek egemen dünyada hak ettiği saygın yeri almak
istiyorsa, bunun yolunun kesinlikle tesettürden, hicaptan, Allah korkusuna
dayalı bir yaşayıştan, İslami bir aileden geçtiğini unutmamalıdır. Kadının
huzur ve mutluluğuna giden yol, çarşı ve pazardan geçmemektedir. Sokakta
bulunanlar veya bulunduğu sanılanlar, yine bir sokakta kaybedilecek şeylerdir.
O olmadan tesettürün de olamayacağı, ama sadece kendisiyle işin bitmediği bir
başlangıç olan baş tacı başörtüsü, dişiliğin örtülmesi olarak görüleceği yerde,
dişiliği öne çıkarmanın çarpık bir aracı haline d(ön)üşmüşse, artık tesettürün
bir cüzü bile olamayan bu bez parçasını başına koyan örtülü çıplak, Allah’ın
değil; hevasının/hevesinin, ins ve cin şeytanlarının kulu olmuştur.
   Sağduyu sahibi her
insanın kabuk edeceği gibi, İslam’ın istediği gibi örtünmemek ve bunun
sonucunda karşı tarafı tahrik etmek bir eziyettir. Bayanlara yönelik cinsel
taciz elbette bir eziyettir, zulümdür; ama buna sebeb olan cinsel tahrik de
erkeklere yönelik bir eziyet ve zulümdür. İslam’ın istediği gibi tesettüre,
hayâ ve edebe, takva giysisine özen göstermeden toplum içine çıkan bayanlar,
özellikle namuslu müslüman erkeklere yönelik bir eziyet yapmakta, onların
vebalini almakta, günahlarına vesile olmaktadır. Gereği gibi tesettür ve edep
içinde olmayan bayanlar, kendilerini ister istemez gören erkeklerin haklarını
gasp etmektedirler; en doğal hakları olan namuslu olma, Allah’a kulluk yapma,
haram işlemeden yaşama hakkını çiğnemektedirler. O yüzden tesettüre ve hayâya
tam dikkat etmeyen bayan, kendisine gözüktüğü tüm erkekleri taciz ederek kul
hakkı suçu işlemektedir.
   Örtü bir kalkan oluyor.
Karşı tarafı tahrik edecek unsurları perdeliyor. Karşı tarafa karşı caydırıcı
bir özellik taşıyor. Ve örtülü bir kadın böylece çok yönlü bir eziyetten de
kurtuluyor. Taciz gibi eziyetlerden, çirkin bakış ve düşüncelerden, teklif ve
sataşmalardan korunmak isteyen bir bayanın şöyle düşünmesi gerekir: “Başkasının
bana cinsel tacizde bulunmasını istemiyorsam, bana ait güzellikleri allayıp
pullayarak teşhir etmemeliyim. Tahrik ederek başkalarının bana cinsi taciz
yapmasına sebep olacak duygularını kabartmamalıyım”  
   
Örtünmeden amaç korumak ve korunmaktır. Görüntü ile harekete geçen
söz dinlemez erkek duygularına karşı yine erkeği koruyoruz. Tabii dolayısıyla
erkeğin tahrik olup saldırmasına karşı kadın kendini de koruyor. Örtü, erkeğe
İlahi sınırları hatırlatma ve onun günaha girmesine engel olma fonksiyonunu
yerine getirir. Erkeğin içindeki söz dinlemez duygular, örtü karşısında sessiz
kalıp tahrik olmadan yuvalarına dönerler. Örtü erkeği kötü düşünceden korurken,
kadını da kötü düşüncenin fiile dönüşmesinden korur. Yani örtü, kadını ve
erkeği günahlardan, şeytani dürtülerden, fitnelerden, dolayısıyla cehennemden
korur.
   Günümüzde cilbab, yani pardösü
benzeri dış elbise önemsenmez hale geldiği gibi, “başörtüsü zulmü” farklı bir
tepkiyi aşırılaştırdı; tesettür denince sadece başörtüsü akla gelmeye başladı.
Bazı genç bayanlar da sadece başörtüsüyle yetinmeye başladı. Giderek artan bir
ucube olarak boneli, başörtülü, fakat makyajlı; başörtülü, ama eteği dizlerine
kadar yırtmaçlı; başörtülü fakat üstünde sadece tişörtlü-etekli kıyafetler boy
göstermeye başladı. İslam kadınının sadece tesettürü bile yeterli görmesi
mümkün değilken, yani aynı zamanda takva elbisesi olan iffet, hayâ, saygın
kişilik özelliklerini kuşanmak, tavır-yürüyüş-konuşma-gülme- aşırı serbest
hareket vb. davranışlarda fitne unsuru olabilecek tüm hususlardan sakınmak
mecburiyetinde olduğu halde, sadece giysi olarak tesettür konusu bile
uygulamada büyük çapta dejenereye uğramaya başladı. Kala kala sadece bir başörtüsü kaldı; o da zora gelinince, sözgelimi
üniversite uğruna, öğretmenlik vb. amaçlar için çıkarılabilecek; pazarlık ve
taviz konusu olabilecek; türbanla, şapkayla, perukla… değiştirilebilecek bir
ucuzluğa düştü.
“Artık televizyonlarda ve halka açık salonlarda tesettür
defileleri yapılıyor deyin, gerisini onlar anlar” diyecek Bekri Mustafa’lara
kaldı iş. Biraz alaylı, biraz da gerçeğin düşmanları tarafından müslümanların
yüzüne tokat gibi vurulması kabilinden, boyalı basın buna “çeyrek tesettür”
adını taktı. “Tesettür ya vardır, ya yoktur; bunun yarımı, çeyreği, ekmekarası
olur mu?” demeyin, uygulamaya bakarsanız oluyormuş…
   
Başörtüsü, bir aksesuar
gibi değerlendiriliyor bazı kızlarımızın gözünde. Kadınsı çekiciliği yabancılar
karşısında en aza indirmesi gereken tesettür, bir moda olarak düşünülüyor
artık. “Tesettür(!) defilesi” denilen ucubeler, bir taraftan talebe/isteğe cevap
verirken, daha çok da arzı körüklüyor. Dışarıya çıkarken erkek bakışlarını
üzerine çekmemeye gayret etmesi gereken müslüman bayan, -kocasının karşısında
belki bu kadar süslenip kıyafetine özen göstermezken- en az yarım saat ayna
karşısında kendine çeki düzen vermeye çabalıyor, başörtüsünün rengine uygun olmayan
pardösü ve ayakkabıyı giysiden saymıyor… Akşam
olunca da evinde, Filistin’li kızların dramını, Irak’taki kadınlara yapılan
zulmü gözünden yaşlar akıtarak seyrediyor.
   Bütün bunlar, cahil bırakılmış ve okullar başta olmak üzere düzen ve
onun tüm kurumlarıyla, gayr-ı İslami çevre şartlarıyla yozlaştırılıp
bilinçsizleştirilen, çok kimliklileştirilen/kimliksizleştirilen, Batının ve
batılın değersiz değerlerine özendirilmeye çalışan toplum kurbanı şuursuz
müslüman kızlarımıza kızmamıza ve suçu sadece onlara yüklememize sebeb
olmamalı.
Zaten onlar da erkeklerin aynası, elmanın diğer yarısı. Müslüman
erkeklerdeki dünyevileşme, takvayı hatta haram-helal sınırlarını geri planlara
atmayı dışarıdan hemen tespit etmek mümkün olmuyor; eğer kadındaki tesettür gibi
dıştan hemen belli olan bir ölçüt olsaydı veya varsa, hemen bu diğer yarımda da
benzer dejenerasyon aynı oranda sergilenecektir. Zaten bu bayanların da çoğu,
bu çeşit şuursuz müslümanların eşleri, kızları, kardeşleri değil mi? Bunlara
kızmaktan, hatta acımaktan da önce, kadın ve erkek hepimize bu yozlaşmanın
sebeplerini doğru teşhis edip çareler üretmek için gece gündüz çalışmamız, fedakârlıklarda
bulunmamız, güzel örnek olmamız, fesat ortamını salah ortamına çevirmek ve
insanları ıslah için hilafet görevimizi yerine getirme gayretiyle ha bire
koşturmamız gerekiyor.
   
Eğer başörtülüler,
gerçekten Allah rızası için ve O’nun emri olduğundan dolayı başörtüsü
örtülüyorsa, Peygamber ihtarları; modadan, yabancı erkekler tarafından
beğenilme arzusundan ve hevaya uymaktan, şeytanı ve şeytanlaşanları razı etme
çabasından daha etkili olacaktır. O yüzden insanımıza, özellikle başörtülü
tesettürsüzlere şu hadis-i şerifleri hatırlatalım:
  “Cehennemliklerden kendilerini dünyada henüz
görmediğim iki grup vardır: Biri, sığır kuyrukları gibi kırbaçlarla (coplarla)
insanları döven bir topluluk. Diğeri, giyinmiş oldukları halde çıplak görünen
(örtülü çıplak) ve öteki kadınları kendileri gibi giyinmeye zorlayan ve başları
deve hörgücüne benzeyen kadınlardır. İşte bu kadınlar cennete girmedikleri
gibi, şu kadar uzak mesafeden hissedilen kokusunu bile alamazlar.”  
(Müslim)  
  “Ümmetimin son zamanlarında açık ve çıplak
kadınlar bulunacaktır. Başlarındaki saçlarının kıvrımları develerin hörgücü
gibi olacaktır. Siz onları lanetleyin. Çünkü onlar mel’un kadınlardır.”
(Taberani)     
  “Rasulullah (s.a.s), hafif
bir elbise giyip tamamen vücut hatlarını örtmeyen kadınlara “Onlar adı örtülü ama gerçekten
çıplaktırlar.”
buyurmuştur (Süyuti)
  “Kadın, örtülmesi gereken avrettir. Dışarı
çıktığı zaman şeytan ona gözünü diker.”
(Tirmizi)
   Aişe (r.a)’den rivayete
göre, bir gün Ebu Bekir (r.a)’in kızı Esma (ki peygamberimizin baldızıdır) ince
bir elbise ile Allah Rasulü’nün huzuruna girmişti. Rasulullah (s.as) ondan
yüzünü çevirdi ve şöyle buyurdu: “Ey
Esma! Şüphesiz kadın ergenlik çağına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden
başkasının görünmesi uygun değildir.”
Hz. Peygamber bunu söylerken yüzüne ve avuçlarına işaret
etmişti.     
                                                        
                       (Ebu Davud)
   Yüce Peygamberimiz,
zevceleri Ümmü Seleme ve Meymune validelerimizle oturuyorlarken Ashab-ı
kiramdan görme özürlü Abdullah ibn Ümm-i Mektum çıkagelince Peygamberimiz
eşlerine: “Bu zattan korunun, ona karşı
örtünün”
buyurdu. Ümmü Seleme annemiz de: “Ya Rasulullah! Bu zat a’mâ değil midir? O bizi görmez, tanımaz ki
(ondan sakınalım)!”
deyiverdi. Bu söz üzerine Peygamberimiz mü’min
kadınlara ölçü olan şu cevabı verdi: “Evet
(o a’mâdır, görmüyor) ama siz de mi körsünüz? Siz de mi onu
görmüyorsunuz?(Gözlerini koruyun ve tesettüre uyun).”
                                                                             
(Ebu Davud)     
  “Allah, peruk takana ve taktıran kadına lanet etsin!”
                                                                     (Buhari, Müslim, Nesai)
  “Rasulullah (s.a.s.) kadın gibi giyinen
erkeğe, erkek gibi giyinen kadına lanet etti.”
(Ebu Davud, Ahmed bin Hanbel)
  “Allah’ın en çok sevdiği yerler mescidlerdir.
Allah’ın en fazla nefret ettiği yerler de çarşı ve pazarlardır.”
(Müslim)  
  “Gözler de zina eder; onların zinası
(bakılması haram olan kimselere şehvetle) bakmaktır.”
(Buhari, Müslim)
   Cerir (r.a) şöyle dedi:
Rasulullah (s.a.s.)’a ansızın görmenin hükmünü sordum. “Hemen gözünü başka tarafa çevir!” buyurdu.   
                                                                        
(Müslim, Ebu Davud, Tirmizi)
  “Erkek, erkeğin avret yerine, kadın da
kadının avret yerine bakamaz…”
(Müslim, Tirmizi, İbn Mace)   
  “Hiçbiriniz, yanında mahremi bulunmayan bir
kadınla baş başa kalmasın.”
(Buhari, Müslim, Tirmizi)
  “Kim dünyada şöhret için elbise giyerse Allah
ona kıyamet gününde zillet elbisesi giydirir. Sonra da onu cehennemin alevli
ateşlerinde yakar.”
(Ebu
Davud). Şöhret elbisesinden maksat, başkalarına cazip görünmek ve fors satmak
için giyilen elbisedir. İbnü’l Esir ise şöhret elbisesinden maksat insanların
arasında göz alıcı elbiseler giyerek büyüklük taslamak, kibirli tavra
bürünmektir diye belirtir.
  “Kim (dünyada, dikkatleri üzerine çeken)
şöhret elbisesi giyerse, Allah, alçaltacağı gün alçaltıncaya kadar, o kimseden
yüz çevirir (rahmet nazarıyla bakmaz).”
(Kütüb-i Sitte) 
  “Cennette bir kadının nasifi, dünyadan ve bir
o kadar daha şeyden daha hayırlıdır.”
 Dedim ki: ‘Ya Rasulullah, nasifi nedir?’ “Başörtüsüdür” buyurdular. (Ahmed bin Hanbel)   
  
Ve bir ayet-i kerime: “Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi
örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takva elbisesi (takva ile kuşanıp
donanmak) ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın ayetlerindendir. Belki
düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi).”
(Araf 26). Daha hayırlı olan
“takva elbisesi” nedir? Takva (din örtüsü) ile kişi, kendini korumaya, dini
hayatına zarar verecek şeylerden sakınmaya çalışır. O örtü ile korunur, o örtü
ile temiz fıtratını savunur, o örtü ile edep dışı işlerden kendini muhafaza
eder. O örtü onun için zırh gibidir, sağlam bir kale gibidir, çevresinde onu
tehlikelerden saklayan nöbetçiler gibidir. İşte takva elbisesi budur. İnsanın
ruhunu giydiren ve doyuran elbise. İnsanın manevi dünyasını kollayan, yüzünü
kızartacak bütün yanlış hareketlerden koruyan bir manevi giysi, bir örtünüş ve
davranış biçimi. Mü’minin onuruna, kişiliğine, inancı, ahlakı ve namusuna zarar
verecek davranışlardan onu koruyan bir giysidir takva elbisesi. Takva elbisesi,
sırf Allah rızası için ve emredildiği gibi, şuurla sevgi dolu teslimiyetle
örtünmektir. Takva elbisesi, takva hissi veya takva duygusu ile giyim, yani
hayâ duygusu ve Allah’a karşı sorumluluk bilinci ile giyilen ve Allah’ın
izniyle maddi-manevi ayıptan, çirkinlikten, zarar ve tehlikeden koruyacak olan
bu elbise daha güzeldir, sırf faydadır. Takva duygusu olmayanlar ne kadar kalın
giyseler de çıplaklıktan kurtulamazlar. Asıl hayır takva elbisesidir ki,
örtülmesi gereken yerlerin örtünmesini sağlar, kişiyi maddi ve manevi
hayâsızlıklardan korur.
  Vahye dayalı gerçek
ilimden uzaklaştırılmış, tefekkür nedir bilmez hale getirilmiş, Kur’an’ı okuyup
anlamayı ve ona göre yaşamayı tek çıkar yol olarak düşünemeyen, imanı çalınarak
ibadet zevkinden mahrum bırakılmış, kısacası çağdaşlaştırılmış insanın şu veya
bu oranda cinselliğin ya da cinsi isteğinin istismarına yönelik kapitalist
tuzaklara kapılmaması imkânsız gibi bir şeydir. Bunlara ahlaki nasihatlerin pek
bir fayda vereceği düşünülmemelidir. İman olmadan ahlakın da olmayacağını,
gerçek ahlakın Kur’an’ı yaşamak olduğunu bu çevre ve düzen kurbanlarına
anlatmak, inandırmak, benimsetmekten başka çıkar yol gözükmüyor. Tevhidi
anlamda gerçek bir iman olmadan insanın ahlaklı, namuslu ve şerefli olması
mümkün değildir. Çünkü izzet; ancak Allah’ın, Rasulünün ve müminlerindir.
(Münafikun 8)
  
Bazı bayanların aşırı serbest hareketler içinde, müslüman bir hanıma
yakışmayacak basit tavır ve başörtülerine uymayacak çirkinlikte kıyafetle toplum
içine çıktıkları giderek çokça görülen bir şahsiyet problemidir.
Bu
davranışların hem kendilerini küçülttükleri, hem örtülü bayanlar hakkında
yanlış ve kasıtlı yargıda bulunanlara koz verdikleri ve hem de dini yanlış
tanıttıkları yönüyle fitneye sebeb olan bu çeyrek tesettürlü bayanlar, her
geçen gün daha da artmaktadır. Ama bunu toplumdaki tüm müslüman bayanlara şamil
kılmak veya böyle davrananlar yüzünden diğerlerini de toplumdan tümüyle
uzaklaştırmak doğru olmasa gerektir.
  Başörtüsünün tek başına
ele alınıp öyle anlatılması ve anlaşılması, onun yozlaştırılmasına sebep
olabilmektedir. Başörtüsü dinin emirlerinden bir emirdir. Birçok dini görevin
yerine getirilmesiyle başörtüsü İslami bir anlam kazanır. Dinin emirlerini
yerine getirmeyen ya da diğer giysi ve davranışları başörtüsünün ruhuyla
bağdaşmayan insanın başında ise o sadece bir bez parçasıdır. Bir ev düşünün onu
üzerinde bulunduğu arazinin toprağı gevşekse, yağan yağmur, esen rüzgâr onun
toprağını oradan alıp götürüyorsa; bu durum, ev içinde oturanlara güven
vermeyecektir. İşte aynen bunun gibi, iman da sağlam bir zemindir. Ameller ise
bu zemin üzerinde yükselen binadır; başörtüsü ise bu binanın çatısı,
tesettür/örtü ise onun dış cephesidir. Temeldeki çürüklük binanın her yerine
yansıyacaktır. Sağlam bir iman olmadan, başta duran başörtüsü ne kadar sıkı
bağlanırsa bağlansın, temsil ettiği değerler; nefis, şeytan veya onların
dıştaki temsilcilerinden gelen en ufak bir rüzgârda uçup gidecek veya başörtülü
ama çıplak denilecek tip oluşacaktır.
  
İçinde,
olması gerektiği şekilde iman esaslarını taşıyanlar için başörtüsü, “başı
gitmeden başından gitmeyecek” kadar değer ifade ederken, içinde olması gereken
imani değerleri olmayan veya zayıf olanlar için ise, o hizmet için, üniversite
için taviz verilebilecek bir teferruattır, olmasa da olur; ya da haram
bakışları uzaklaştırmak yerine çekiciliği artıracak şekilde istismar
edilebilecek bir oyuncak haline gelir.
   Örtü Allah’a itaatin simgesidir. “Ben, vücudumda geçici bir süre
duracak olan bir kiracıyım, emanetçiyim” diye düşünmeli insan. Vücuduma ait
hangi organ olursa olsun o bana O’nun tarafından bir hediyedir. Hem de öyle
değerlidir ki, hiçbir hakkım yokken bana verilmiş. Bunun bana bir lütuf olarak
verilmesi karşısında ikram sahibine karşı kayıtsız kalamam. Bu, saygısızlık
olur” diye düşünmeli insan.
  “Bu kadar lütuftan sonra… Evet
benim üzerimde hâkimiyeti ve merhameti bu denli açık olan Zata karşı yapmam
gereken görev O’nun emir ve yasaklarına uymak olmalı. Zira O beni benden iyi
tanıyor. Bana neyin faydalı, neyin zararlı olacağını benden iyi biliyor.  Benim için her yaptığı şeyde bana yönelik
faydaları o işlerin arkasına takan Zat, tesettürde de benim bilemediğim ve
göremediğim faydaları onun arkasına takmıştır” demeli ve itaat etmeli.
  
İnsan şöyle düşünmeli;
“Ben, bana ayda sözgelimi 500-1000 dolar verene günümden şu kadarını,
şartlarını onun belirlediği işleri yapmak için veriyorum, hatta aldığım ücret
yüksekse bunu seve seve yapıyorum. Rabbim bana yığın yığın nimetler veriyor.
Bir gözümü milyarlarca dolara değişmiyorum, hayatıma değerler biçemiyorum. Bana
bu kadar nimetleri hiç liyakatim olmadığı halde veren Zata karşı, değil
günümün, ömrümün bütün zaman dilimlerini, şartlarını Onun belirlediği kulluk
için seve seve veririm. Bana bin dolar maaş veren işverenimin bana emretme
hakkı, benimde emredileni yapma görevim varsa ve ben bunu aldığım ücretin doğal
bir sonucu olarak yapıyorsam ve işimi yapmaz ve aksatırsam bütün sonuçlarına
katlanıyorsam; şunu da iyi bilmem lazım: Bana her şeyi veren Allah da bana
emrediyor. Bin doları veren, hayatımın bir bölümünü şekillendirme hakkına
sahipse, Allah (c.c) verdiği şeylerle hayatımın tamamını istediği biçimde
şekillendirme hakkına öncelikle sahiptir.”
  
Sadece insan elbise giymez, giysi de insanı
giyer, yönetir, yönlendirir. Dış, için aynısıdır.
Dışı İslam’ın anladığı anlamda temiz
olmayanın içinin de çok temiz olmasına imkân yoktur. Kıyafetin insan ruhuna
etki ettiği de bir vakıadır. O yüzden kadın giysisi giyen erkek artık kadın
gibi tavırlar takınır. Bunun tersi de geçerlidir. O yüzden Peygamberimiz, çok
küçük yaştaki çocukların bile karşı cinsin elbiselerini giyinmelerini yasaklar,
hatta karşı cinsi çağrıştıracak renklerdeki giysileri de. İşte giysinin insan
ruhuna bu etkisi, İslam’ın uygun görmediği tarzdaki kıyafetin imana da zarar
vermesine sebep olabilecektir. Aynen gerçek imanın tam tesettürü, takva
giysisini zorunlu kıldığı gibi.
  18-20. Yüzyıl Türk
tarihi, biraz da kıyafetlerdeki acayip ve hızlı değişimin tarihidir. Tanzimat
denilen Batıya entegre olma, yönetimi ve halkı Batılılaştırma çabası, hayatın
her alanında olduğu gibi, kıyafetlerde de büyük kırılmanın başlangıcı olmuştur.
Bu kırılma, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki devrimlerle, kop(arıl)ma noktasına
getirilmiştir. En önemli devrimlerin kıyafetle ilgili olması, giysinin sadece
bir görüntüden ibaret olmayıp oradaki değişimin kişinin inanç dâhil, tüm
dünyasını değiştireceği gerçeğinden yola çıkarılarak yapılmıştır. Tanzimat’la
birlikte halkın giysi özgürlüğü baskı altına alınmış, devlet zoruyla kişiler
Batılı giysilere mecbur edilmiştir.
 II. Mahmut zamanında
başlamış olan bu faşizan, baskıcı, ceberut tavır, günümüzde de hala
sürdürülmektedir. Pantolon, ceket ve kravatı devlet dairelerinde zorunlu hale
getirip “modern kâtip” giysisini dayatma ile yetinilmemiş, Yunanlıların
başlarına geçirdiği kıyafet olan fes, II. Mahmut tarafından zorla âlime-cahile
giydirilmiştir. Müslüman halk, bu Batılı kıyafetlere gâvur kıyafeti demiş, bu
giysileri zorla giydiren yöneticiye de “gâvur padişah” adını takmıştır. Bununla
birlikte devlet güç kullanarak bu devrimi uygulamış, ardından nice zaman
geçtiği halde ve fesin Cumhuriyetle birlikte terk edilmesine rağmen camilerdeki
namaz kıldırma memurları (üzerine sarık sararak) hala bu köhne devrimi canlı
tutmakta devam edegelmiştir.
 II. Mahmut’tan beri
yöneticiler kendi güçlerini insanların başlarında görmeyi en büyük hedef
saymışlar, baş üstünde yer edinemeseler de başın üstünde kendi devrimlerine yer
bulmanın sadistçe mutluluğunu tatmak istemişlerdir. Adı geçen padişah, kafalara
fes geçirip kendi egemenliğini görüp herkese gösterdiği gibi; aynı tavır, daha
sonra da başkaları tarafından kafalarda şapka görülmek istenmesiyle ortaya konmuştur.
Sonra egemenlik ve etkinliklerini başörtüsü yasağı şeklinde halkı sürüleştirme zevkini
tadarak görmeyi sürdüren zihniyet, bütün bu yaptıklarını
Batılılaştırma/çağdaşlaştırma adına yaptıklarını ifade etmeyi görev
bilmişlerdir.              
    Modernizm, günümüzde faşist bir din haline
almıştır. Global dünya dini olarak dayatılan bu emperyalist dünya görüşü,
insanı tek tip haline getirip sürüleştirmekte, onu her yönüyle
köleleştirmektedir. Batılılaşan bayan, niye giysisini, giysisiyle dikkat çekmek
istediği vücudunu teşhir etme ihtiyacı duymaktadır? Modernizm şeklinde ortaya
çıkan çağdaş Batı yaşama biçimi ve ideolojisi olan materyalizm, insanın ruhunu,
manevi dinamiklerini hiçe saymakta, kişiyi sadece sahip olduğu giysiden,
arabadan, paradan, maldan ibaret kabul etmektedir. Bayanları da etten, deriden
ibaret, giysiden kozmetik ürünlerden, süslenmeden ibaret görmektedir.
Batılı(laşmış) insan da kendine biçilen rolden memnundur.
Zinaya yaklaşma ve
yaklaştırma olacakmış, toplum ifsad edilecekmiş, erkekler tahrik edilip
günahlara davetiye çıkarılacakmış, böylece kendisinin yolunu tuttuğu Cehenneme
nice erkekleri de sürüklüyor olacakmış, çağdaş bayanın umurunda değildir.
Nasıl olsa, memlekette demokrasi var;
canı ne isterse onu giyer, vücut onun değil mi, istediğini yapar…
   
II. Mahmut’la birlikte
müslüman halkın kıyafetine müdahale edilmeye ve resmi kıyafet dayatılmaya
başlanmış, TC kurulur kurulmaz da daha net ve sert kıyafet devrimi uygulamaya
konulmuş bir coğrafya, müslüman hanımların modernleşmesi konusunda diğer
ülkelere karşı ilk kötü örneklere sahne olmuştu. 20. Asırda devrimlerle devrilen
değerlerle ilgili olarak, önce bin senedir giyilen çarşaf çıkar(t)ılmış, sonra
peçeler at(tır)ılmış, zaruret olmaksızın yani çarşıda pazarda yüzlerin açılması
yaygınlaşmıştı. Bilenler ya da hatırlayanlar ne kadar kaldı bilmem, hala bazı
kitaplarda ve mahfillerde “bol pardösü çarşafın yerini tutar mı” tartışmaları
yapılır(dı). Hanbelî, Şafii ve Selefilerin caiz görmediğinden de yola çıkılarak
özellikle fitnenin kol gezdiği günümüz ortamı gibi durumlarda ihtiyar olmayan
bayanların diğer tarafları kapalı olsa da, yüzlerini ulu orta açmalarının caiz
olup olmadığı gündeme gelirdi. Nereden
nereye? Bugünkü entel takılan kültürlü bir bayana bunları anlatmak, hele takva
ve azimeti tavsiye etmek bile ne kadar mümkündür?
Bu gidişle, korkarım
birkaç sene sonraki bazı İslami dergilerde bazı müslüman yazarların bazı makale
başlıkları şöyle olacak: “Şeffaf Başörtüsü Tesettüre Uygun mudur? Ya da “Açık
Göbek Modası Başörtülü Bayanlar Arasında Niye Hızla Yayılıyor? “Başörtülü
kızlardan Oluşan Dans Grubu Nasıl Ortaya Çıktı?” Gazete haber başlıklarından
bazıları da şöyle olacak: “Güzellik Yarışmasına Katılmak İsteyen Başörtülüler”,
“Başörtülü Şarkıcı ve Sanatçılar Dernek Kuruyor.”
   Bu anlatılanlardan,
“bütün başörtülü bayanlar böyle” gibi bir yargı çıkmaz elbette. Hayâ ve iffet
sembolü, tam tesettürlü, ihtiyaç için çıktığı sosyal hayatta dişiliğiyle değil,
kişiliğiyle hanım hanımcık yer alan ve Allah rızası için örtündüğü her
davranışından belli olan şuurlu kızlarımızı ve kız kardeşlerimizi tenzih
ederiz. Üzüldüğümüz şey; bu mücahidlerin sayılarının giderek azalması ve
kopmaların, karşı sınıfa transferlerin özellikle okuyan ve hele hele çalışan
bayanlar arasında hızla artış eğilimi göstermesi.
  
Kraliçe Çıplak: Andersen’in meşhur masalındaki çıplak
kralın çıplaklığını göre göre kabullenip dile getirmekten çekinenler gibi oldu
insanımız. Başlarındaki taç kabul ettiğimiz başörtüsü ile kral değilse bile
bizim mahallenin kraliçeleri durumundaki başörtülülerin örtüyü istismar edip
yozlaştırmasından dolayı “kraliçe çıplak!” diye bağırmayı göze alanlar olmazsa
bu çıplaklık tüm toplumu mahvedecektir. “Öyle
bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz
(herkese yayılır ve hepinizi perişan eder). Bilin ki, Allah’ın azabı
şiddetlidir.”
(Enfal 25)     
   İslam düşmanlarının bile bu konunun önemini bilerek devrimler ve
baskıcı uygulamalarla kendi giysilerini dayattıkları bir dünyada, kendi
kimliğimizi giysilerle de korumalı ve göstermeliyiz.
   Ne mutlu, tesettürünü bayraklaştırıp
cihadını ilan eden, hicap bilincine sahip, takva elbisesini hiç üzerinden
çıkarmayan iffet ve hayâ timsali hanımlara! Kılık-kıyafet ve yaşayış
prensiplerini İslami ölçülere göre tanzim edip namusunu muhafaza eden edepli
gençlere!
  
  GÖZÜNDE HARAM BAKIŞLARIN İSİ OLMAYAN ERKEKLERE VE YÜZÜNDE HARAM
BAKIŞLARIN İZİ VE LEKESİ OLMAYAN KIZLARIMIZA SELAM OLSUN!!!
    
                                                                AHMET 
KALKAN
                                               
(Müslümanın Güzelleşmesi Kitabından)

gencmuslumanlar.blogspot.com

   

(Sağ tıkla farklı kaydet)
                                   
                             
 
                                     
 
   
 

Yorumlar

yorumlar

1 YORUM

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazın.
Please enter your name here