Bu ismi bilmeyen biri yoktur büyük ihtimalle. Her Müslümanın hayatında en az bir kere okuduğu bir yerde gördüğü ya da din dersinde, gittiği bir kursta, dinlediği bir hutbede öğrendiği bir isimdir bu. Gerçek ismi Ebu’l-Hakem Amr B. Hişamdır. Bilgeliği/Hikmetin babası. Kureyşliler böyle diyordu ona. Ona saygı duyuyorlardı. Biz ise onu Ebu Cehil olarak biliyoruz. Cehaletin Babası.

Rasulullah sallalahu aleyhi vessellem’in en büyük düşmanlarından, Müslümanlara en çok işkence yapan müşriklerden biri. Bu insanın kötülüğüne her Müslüman şahittir değil mi? Peki size Ebu Cehil’in Allah’a inandığını, hatta insanlara zaman zaman yardım ettiğini, Allah’a dua ettiğini söylesem ne düşünürdünüz? Çoğumuza garip gelir belki de. Rasulullah sallalahu aleyhi vessellem geldikten sonra Ebu Cehil şöyle konuşmuştu;

“Bizler Abdumenaf soyu ile şan ve şeref konusunda yarışıp durduk. Onlar yemek yedirdiler, biz de yedirdik. Onlar çeşitli görevler üstlendiler, biz de üstlendik. Onlar verdi; iyilik etti, biz de verdik; iyilik ettik. Develer üzerinde karşılıklı diz çöküp yarışanlar gibi yarışıp durduk. Şimdi onlar, “Gökten kendisine vahiy gelen bir peygamberimiz var.” diyorlar, biz bunu nasıl kabul ederiz? Onların bu çıkışlarına nasıl bir karşılık veririz? Vallahi biz ona asla inanmayacağız. Onu asla tasdik etmeyeceğiz. Yapabileceğimiz tek şey budur. Abdumenaf soyuna itaat etmeyeceğiz.”

(Hz. Muhammed’in Hayatı ve İslam Daveti, Celaleddin Vatandaş, sf:  135)

Ya da Bedir Savaşı zamanında müşriklerden biri Ebu Cehil safındakilere “Vallahi, siz Muhammed ve adamları ile savaşıp da yenseniz bile bir şey elde edemeyeceksiniz. Birbirinize baktığınız zaman, birbirinizin şahsında amcanızın, yeğenlerinizin veya yakından birisinin katilini göreceksiniz. Gelin bu işten vazgeçin.” dediğinde Ebu Cehil, “Utbe’nin Muhammed ve adamlarını görünce ciğeri şişti. Hayır! Allah Muhammed’le bizim aramızdaki hükmü verinceye kadar bu işten geri durmayacağız.” demişti.

(Hz. Muhammed’in Hayatı ve İslam Daveti, Celaleddin Vatandaş, sf: 647-648)

Yine Bedir Savaşı öncesi Ebu Cehil şöyle dua etmişti;

“Allahım! Bizimle akrabalık ilişkisini keseni, bize bilmediğimiz şeyleri getireni ve adamlarını helak et. Bugün burada haklı olanı galip kıl, haksız olanı perişan et.”

(Hz. Muhammed’in Hayatı ve İslam Daveti, Celaleddin Vatandaş, sf: 653)

Aynı şekilde rabbimiz de birçok ayetinde müşriklerin Allah’a inandığından bahsediyor.

Andolsun, eğer onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı hizmetinize kim verdi?” diye soracak olsan mutlaka, “Allah” diyeceklerdir. O hâlde nasıl (haktan) döndürülüyorlar?
(Ankebut/61)
Andolsun, eğer onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, mutlaka “Allah” derler. De ki: “Hamd, Allah’a mahsustur.” Fakat onların çoğu bilmezler. (Lokman/25)
Andolsun, eğer onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan elbette, “Allah”, derler.
(Zümer/38)

Bunun gibi siyerlerimizde birçok müşrik insanın Allah inancını, aslında toplum içinde iyi biri olarak adlandırılabileceğini bile görebiliriz. Rasulullah sallallahu aleyhi vessellem’in amcası Ebu Talib gibi. Peki, onları Rasulullah’ın karşısına çıkaran şey neydi? Bilgeliğin babasını, cehaletin babası yapan neydi? Onlar Allah’ın hükmünü kabul etmiyorlardı. Onlar adeta “Allah yerleri, gökleri yaratsın; yağmur yağdırsın; bizi yaratsın; fakat nasıl yaşayacağıma, nasıl ibadet edeceğime, neyin haram ve helal olduğuna, kime nasıl davranacağıma, nasıl giyineceğime, kimi dost edineceğime ve bunun gibi kişisel ve toplumsal meselelere ben karar veririm. Bir işim olunca Allah’a değil, Darun Nedve meclisine, kahinlere, fallara danışıp hallederim, Allah’a değil. Allah ulaşılmazdır, ona ulaşmak için, yaklaşmak için Lat putuma, Uzza’ya ya da, Menat’a ibadet ederim.” diyorlardı.

Allah ise; Dikkat edin, yaratmak da, emretmek de yalnız O’na mahsustur. (Araf/54) diyordu. Onları müşrik yapan hüküm koyucu olarak Allah’ı kabul etmemeleriydi, Allah’a yaklaşma gerekçesi ile başkalarına dua, ibadet etmeleriydi. Ebu Bekir’i, Ebu Bekir (r.a) yapan ise hayatın her alanında hüküm koyucu olarak, Rab olarak Allah’ı kabul etmesiydi. Peki, şuan yaşadığımız Allah’a inanan birinin Müslüman kabul edildiği, kalbin temizliğinin Müslüman olmaya delil gösterildiği bir toplumda bizim hayatımızda ne kadar Allah’ın hükümleri mevcut? Biz ne kadar hayatımızda Allah’ın hükümlerine başvuruyoruz? Bu bizim Müslümanlığımızın derecesidir işte. Allah’ın hükümlerine ne kadar hakimiz ve bu hükümler hayatımıza ne kadar hakim? Bu soruları kendimize sormalı ve buna göre hareket etmeliyiz. Müslümanlığımızın kalitesini, ne kadar Allah’a inandığımızla, dua ettiğimizle ya da Rasulullah’ı ne kadar sevdiğimizi söylediğimizle değil, onun bize getirdiklerini ne kadar severek uyguladığımızla ölçmeliyiz.

Çünkü gerçek sevgi, beraberinde amel ve çaba da gerektirir. O müşrikler gizli gizli Kuran bile dinliyorlardı geceleri. Kuran’a bile hayranlardı, ama onun hükümleri onları rahatsız ediyordu. Çünkü eğer onunla hükmedecek olursalar insan saymadıkları Bilal r.a ile eşit olacaklardı, bir köle ile hüküm açısından eşit olacaklardı, ırklarının hiçbir önemi olmayacaktı, birilerinden üstün olduklarını iddia edemeyeceklerdi, zulümlerini yapamayacak, herkes gibi onlar da sorguya çekilecekti, nasıl kazandıklarının ve nasıl harcadıklarının hesabını vermek zorunda kalacaklardı. Bugün bizim de Allah’ın hükümlerine uymamak için binlerce ‘ama’larımız, bahanelerimiz var. Rabbimiz ise;

Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.
(Nisa/65) diyor.

 Allah ve Rasulu bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.(Ahzab/36)

Yorumlar

yorumlar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazın.
Please enter your name here