Yaşam her gün karşımıza yeni olaylar, yeni sorunlar çıkarmaktadır. Çelişkiler, değişimler ve gelişimler, anımızı ve geleceğimizi belirlemeye devam etmektedir. Her gün yeniden başlıyoruz hayata. Geçmiş deneyimlerimiz yeni tercihlerimize etki ediyor, kararlarımızı yönlendiriyor. Geçmişimizle çelişkiye düşmek pahasına yeniden tanımlıyoruz hayatı. Hatta bazen geçmişimizi unutup, yaşamamış gibi ahkâm kesiyoruz. Fikir değiştirmenin mahcubiyeti yanında, sanki doğuştan bu fikirlere sahipmişiz gibi yeni fikirlerimizi övünerek anlatıyoruz. Bir taş gibi değişmeyen fikirlere sahip olmayı erdem, değişenleri dönek ve hain olarak görüyoruz. Oysa yaşam sürekli değişmekte ve gelişmektedir. Yeni bilgiler ortaya çıktıkça, gelişmeler yaşandıkça, var olan her şey yeniden şekillenmektedir. Herkes de bu yeni duruma göre kendi durumunu ve tavrını belirlemektedir. İstikrarlı olacağım diye değişime direnmek, kaos yaşamayı kaçınılmaz hale getirmektedir. Değişime açık olmak, fikir değiştirmeyi de gerektirmemektir aslında. Sağlam argümanlara sahip olduktan ve değişimi de dikkate aldıktan sonra, değişmek zorunlu da değildir. Ancak değişme korkusuyla her şeye kapalı olmak, araya engel koymak da kabul edilebilir bir hata değildir.

Yaşam her gün bizi yeniden belirlemek ve şekillendirmek amacıyla, yeni soru ve sorunlarla karşımıza gelmektedir. Bizler de o anki ruh halimiz, düşünce kapasitemiz, mantıksal yapımız, toplumsal durumumuz ve bunun gibi nice etkenler altında bunlara karşı sınav vermekteyiz. Ancak alacağımız tavır veya çözüm şekline, bu süreçten önceki öngörülerimiz ve ilkelerimiz de çok önemli etkide bulunmaktadır. Zira mevcut duruma alacağımız tavır veya vereceğimiz karar, her ne kadar mevcut anımızdaki etkenlerle belirleniyor olsa da olaydan önceki öngörü ve ilkelerimizle de denenmekteyiz. İnsanı asıl sıkıntıya sokan da bu durumdur. Bizi biz yapan geçmişimiz, karar anında destekçimiz olabileceği gibi rakibimiz durumuna da geçebilmektedir.

Geçmişte çevremizde yaşanılan olaylara müdahil olmamız veya haklarında konuşmuş olmamız, önümüze çıkacak olan en önemli faktördür. Bu yüzden günlük yaşamda konuşmaya başladığımızda boyumuzdan büyük laflar etmek, insan olmanın kaderidir. “Ben kimseye boyun eğmem. Hiç kimseye minnet etmem. Kimseye muhtaç olmam. İşe gireceğim diye el etek öpmem. Bir makam verecekler diye yalakalık yapmam. Allah onunla bir daha bir araya getirmesin. Ben hayatta yalan söylemem. Ben bu tip şeyleri kabul edemem. Hayatta günah işlemem. Yalan söyleyerek iş yapamam. Menfaat için boyun bükmem. Allah onun bir kuruş parasını nasip etmesin.” türündeki sözleri sıklıkla kullanırız.

Hatta bazen öyle bir hale geliriz ki çok daha büyük kıyaslama ve laflar ederiz. “Ben hayatta onun gibi davranmam. Aynı hareketi bana yapacaklar, adamın ağzını burnunu kırarım. Bana bunu yapsa, onun yüzüne dahi bakmam. Beni adam yerine koymayanı, ben hiç koymam. Ben, ona benzemem. O da kim oluyor. Ben onun yerinde olacaktım, tabancayı alnına dayardım. Benim kızım öyle bir hareket yapacak, ayaklarını kırarım. Oğlum bana öyle davranacak, evlatlıktan reddederim. Benim karım, bana hayatta öyle davranamaz. Patronun sana söylediği o lafı bana söylese, verilen maaşa bakmam işi anında bırakırdım. Tabi canım, herkes benim gibi davranamaz ki. Erkek adam yeri gelince tavrını alacak, işi bırakacak kardeşim. Ben bu iş için kimseye yalvaramam, önünde el pençe duramam.” gibi bir insanın boyunu çok çok aşacak sözleri de boş geçmeyiz. Hele bir tanesi var ki tam manasıyla bir yalan şaheseridir. “Ben Allah’tan başkasından korkmam!” İnsanoğlu bundan daha iddialı bir söz etmemiştir. Oysa yaradılışımız gereği korkularımızla yaşarız. Korkularımız hayatta kalmamızın ve korunma güdümüzün temelidir. Hatta cennet ve cehennem inanışı olmasa, Allah’tan bile korkup korkmadığımız şüphelidir. Bu her bireyin kendisine vereceği ve kendisini test edebileceği bir sorudur.

İddialı sözlerimiz yaşam süresince başımıza gelebilecek soru ve sorunların da ipuçlarıdır. Ölünceye değin başımıza gelmiş veya gelecek olan pek çok olay, ilahlaştırdığımız kişiliğimizin imtihan sorularıdır. Bu yüzden atalarımız “Büyük lokma ye, ama büyük konuşma!” sözüyle bu durumu özetlemiştir. Ayrıca peygamberimize atfen söylenen “Her kim kardeşini işlediği günahtan dolayı ayıplarsa, kendisi o günahı yapmadan ölmez!” sözü de kültürümüzün olmazsa olmaz parçası haline gelmiş, halk arasında “Kul kınadığını yaşamadan ölmez!” şeklinde özetlenmiştir.

Siyaset dünyasında yoğun olarak benzeri durum yaşanmaktadır. Muhalif iken gökyüzünü yere indireceğini vadedenler, iktidara geldiklerinde yaşamın gerçekleriyle yüzleşmektedirler. Sonra da pişkin bir şekilde, mazeretlerle kendilerini savunmaya çalışmaktadırlar. Söyledikleri büyük sözlerin altında ezilmektedirler. Aynı durum iş dünyasında ve aile yaşantısında da ortaya çıkmaktadır. Söylenen sözler bir müddet sonra fiili sınav şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Sonuçta da çoğunlukla, söylenmiş olunan sözlerin tam zıddı yapılarak olay halledilmektedir. Sonra da “Ben bunu yaptım. Ama…” ile devam eden bir savunma mekanizması geliştirilerek düşülen çelişki, mantıksal bir zemine oturtulmaya çalışılmaktadır. Oysa herkes bilmektedir ki sınanılan bu olayda, önceki öngörü ve büyük lafların tam tersine davranılarak sınav kaybedilmiştir. Öncesinde büyük laflar edilmemiş, olay başa gelmeden çevredekiler haksız bir şekilde yargılanarak mahkûm edilmemiş olsaydı, sonuç rahatsız edici olmayabilirdi. Zira insanlar sınanmadıkları olaylar karşısında alacağı tavrı belirtirken, bir kahraman gibi konuşmakta ve çevrede de öyle algılanmayı istemektedir. Ancak insanlık tarihi boyunca görülmüştür ki, bizler sınanmadığımız imtihanların kahramanıyız. Sınandığımız imtihanlarda ise kırk yılda bir kere olsun kahraman olan ve bu kahramanlığı bir yılda kırk defa yapmış gibi böbürlenen bireyleriz. Bu yüzden “Ben olsam… Ben istesem… Ben var ya … Ben… Ben… Ben… “ diye başlayan cümleler kurarken dikkatli olunmak zorundadır. Kim bilir, belki beş dakika sonraki sınav sorusu bu olacak ve kaybedeceğiz….

Ali Korkmaz / Yolcu Dergisi (Eylül Sayısı)

Yorumlar

yorumlar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazın.
Please enter your name here