SURİYE ve MISIR’da Zafere Yakın Mıyız?
Dr. İyad Kunaybi



Esselamu Aleykum,


Kardeşlerim, çocuk sahibi olmak isteyen ama evlilik ve sorumluluklarından kaçınarak, oturduğu yerden dua eden ve : ‘Allahım! “dua edin icabet edeyim” diyen Sensin. Allahım! Beni erkek ve kız çocuklarla rızıklandır, bana vaad ettiğin gibi evlat ihsan eyle!’ diyen bir adama ne deriz? Ki o evlenmeyi de aslen istemiyorken.

Ve yine liseyi bitiren ve Tıp tahsili yapmak isteyen, ancak rızık talebiyle meşgul olarak : ‘Allahım! “onu hesap edemeyeceği yerden rızıklandırır” diyen Sensin. Allahım! Beni de hesap edemeyeceğim şekilde Tıp diplomasıyla rızıklandır’ diyen bir öğrenciye ne deriz?

Bu adama ve o öğrenciye ne deriz? O ikisinin de duası, Allah’ın bize şu ayetle yasakladığı, bir tür haddi aşma değil mi : “Rabbinize alçak gönüllülükle ve yüreğinizin ta derinlerinden seslenin. Doğrusu O, haddi aşanları sevmez” (Araf 55) Bu ayetin manalarından biri de, ‘onlar dualarında, talebi caiz olmayan istekleriyle haddi aşarlar’ şeklindedir.
Lakin kardeşlerim, söylememe izin verin, maalesef ki biz de aynı şekilde duamızda bu adam ve o öğrenci gibi haddi aşıyoruz! Haddi aşıyoruz ve diyoruz ki: “Allahım vaad ettiğin zaferi ihsan et!” Sanki biz zafer için, Allah’ın bize emrettiği sebeplere tutunduk da, sadece Allah’ın bize vaadini gerçekleştirmesi kaldı!

Bu sözlerim, azmi kırmak için değil. Aksine, Allah’a hamdolsun ki, birçok şeyi gerçekleştiren imanın öncü kuvvetlerini görüyoruz. Ve yine, bir hava harekâtı yapmak isteyen ama sonra tereddüt eden, daha önce tattığı hezimeti bildiğinden kara kuvvetlerini de sahaya indirmeye cesaret edemeyen uluslararası sistemin zaafını da görüyoruz. Mücahitler onlara acı darbeler indirdikleri halde, Mücahitlere müzakereye oturmaları için rica ediyor, onlara bir ofis açıyor. İşte Allah-u Teâla bize bu umudu veriyor ki, zafer yolunu arayalım ve şartlarını yerine getirelim.

Peki, nedir bu şartlar? Çoktur. Haydi, gelin şimdi bunları, Kitap’tan, sünnetten ve tarihten ortaya koyalım.

Ancak kardeşlerim, başlamadan önce, önemli bir hususu pekiştirmek istiyorum: Bu şartları biz daha önceden beri biliyoruz, ancak biz bunlara güzelleştirici aksesuarlar olarak bakıyoruz. Ancak –delillerin de işaret ettiği gibi- bu şartları yerine getirmeden biz zafere erişmekle vaat olunmadık… O adamın evliliği için, ya da o öğrencinin eğitimi için gerekli şartlar gibi. Bizim sorunumuz, şartlardan birine yoğunlaşarak ve ona özen göstererek, bunun diğer şartlarda ortaya çıkacak eksikliği kapattığını zannetmemizdir. Hâlbuki “Allah her şey için bir ölçü belirlemiştir”. (Talak 3) Zafere erişmenin de belli ölçüde uyulması gereken şartları vardır.

Allah Azze ve Celle, herhangi bir çaba gösterene değil, istenen şekilde çaba gösterene değer vereceğini şu şekilde buyurmuştur:
“Ahiret hayatını isteyen ve bunun için gösterilmesi gereken çabayı gösterenlere gelince, (gerçek) müminler bunlardır; çabalarına değer verilen kimseler de işte böyleleridir!” (İsra 19) O halde istenen, ayette belirtilen bu Ahiret çabasıdır.

Bugün bu şartları özetle aktaracağız ve Allah’ın izniyle başka bir konuşmada da detaylandıracağız.

ZAFER İÇİN İLK ŞART: Kendisi uğrunda savaşıp, kurbanlar verdiğimiz metodun doğruluğu. Ancak insanların çoğu bu şart hususunda üç gruba ayrılmışlardır:

Birinci Grup: Metotta aşırıya gidenlerdir ve eğer deliller çarpışacak olursa, zafere ve iktidara ulaşmada yeni yöntemler üretme hususunda fikir yürütürler.

İkinci Grup: Metoda sıkı sıkı sarılan, tevhidi öne çıkarmaya, demokrasiyi bırakıp, hâkimiyet fikrine tutunmaya özen gösterenler. Ancak onlar bu hususa sanki her şey gözüyle bakarlar ve metodun doğruluğunun her deliği yamadığını, her eksiği giderdiğini zannederler. Ve diğer birçok şarta ne özen gösterir, ne de hakkıyla riayet ederler.

Üçüncü Grup: Bu grup, Müslümanların büyük çoğunluğunu oluşturur. Bunlar zaten hiçbir zaman Rablerinin onlardan razı olacağı metodu bilmeye önem vermeyenlerdir. Bizden birisi okul döneminde 14 sene boyunca harcama yapar. Sonra belki üniversite tahsiline devam eder ve doktor lakabına erişmek için bir 10 sene de lisansüstü eğitimini sürdürür. İşte dine hizmet şuuruyla yapılmadığında bu şey, ne Cennete girmeye, ne de ateşten kurtulmaya sebeptir. Ömrünün çeyrek yüzyıllık bir dilimini dünya uğrunda harcamıştır. Buna rağmen eğer ondan bir araştırmayı okuması veya onu Allah’ın rızasına eriştirecek doğru metodu açıklamada kendisine yardım edecek bir video serisini dinlemesi istense, o tembellik göstererek, niyetinin iyi olmasının Rabbi katında ona yeteceğini sanır! Bundan sonra da şahıslar, cemaatler ve metotlar hakkında genel, duygusal izlenimlerle yetinir. Bu izlenimlerini de orada, burada duyduğu bölük pörçük haberler ve günlük hadiseler şekillendirmiştir. Buna rağmen de, bu izlenimlerini savunarak, hata yaptığı söylendiğinde yersiz gururu onu günaha sevkeder!

Zannımca, biz Müslümanların çoğunluğu bu üç gruba dağılmış vaziyetteyiz. Ama bununla birlikte, teravihteki vitir duasında ve Cuma hutbesinden sonra âmin demek için ellerimizi kaldırıyor ve “Allahım! Vaat ettiğin zaferini ihsan et” diyoruz.

Hayır! Vallahi, Allah bize bu hal üzereyken zafer vaat etmedi!

ZAFERİN ŞARTLARINDAN İKİNCİSİ : KALBİN EYLEMLERİ

Allah-u Teâla buyurdu ki: “O ağacın altında sana bağlılıklarını bildiren müminlerden Allah razı olmuştu, çünkü onların kalplerinden geçeni biliyordu; böylece Allah, onlara bir iç huzuru bağışladı ve yakında gerçekleşecek bir zafer(in müjdesi) ile onları ödüllendirdi” (Fetih 18)

Öyleyse fetih, sahabenin kalplerinde yer etmiş kararlılığa bir ödül idi. Kalbin bu eylemleri; ihlâsı, çevremizden ve gücümüzden uzak olmayı, nefislerimizin arzularından soyutlanmayı kapsar… Sadece Dinin zafere erişmesi için değil bunların hepsi zaten bizden istenen şeylerdir.

Allah-u Teâla buyurdu ki: “ve Huneyn gününde hani çokluğunuz sizi böbürlendirmişti. Fakat size hiçbir yarar da sağlamamıştı. Bütün genişliğine rağmen yeryüzü başınıza dar gelmişti, nihâyet bozularak arkanızı dönmüş(kaçmağa başlamış)tınız.”

Kendini beğenmişlik kalbi bir eylemdir ve hezimete sebebiyet verir ve o takdirde metodun doğruluğu kusurları kapatamayacaktır.

Zafer Şartlarından Üçüncüsü: MÜSLÜMANLARIN SÖZLERİNİN BİRLEŞMESİ

Allah-u Teâla buyurdu ki: “Gerçek şu ki Allah (yalnızca) kendi davası uğrunda, sağlam ve yekpare bir bina gibi, kenetlenmiş saflar halinde savaşanları sever.” (Saf 4)

Bu teşbihte güzel bir incelik var. Bina ancak iki şartla sağlam olur: Tuğlaların sağlamlığı ve harcın (Yani tuğlanın, diğer tuğlaya yapışmasını sağlayan madde) kuvveti . Bu iki şarttan biri bozulsa, binanın yıkımı kolaylaşır, zira o artık sağlam ve yekpare bir halde değildir.

İşte mücahidler şahsiyet olarak güçlü de olsalar, hepsinin sağlam bir akidesi ve doğru bir metodu da olsa, aralarındaki bağlar zayıf olduğunda, o takdirde onlar tuğlaları demirden olan bir kale gibi olurlar ama tuğlaları birbirine yapıştıran madde zayıftır. Ve ne kolaydır bu kalenin yıkılması.

Peki, aralarında anlaşmazlık varsa hal nice olur? Allah-u Teâla buyurdu ki: “Sakın birbirinizle çekişmeye girmeyin, yoksa yılgınlığa düşersiniz; cesaretiniz sönüverir.” (Enfal 46)

Çoğu zaman hatalarının onları Müslüman olmaktan çıkarmadığı kişilerle metodun doğruluğunu çekişme sebebi yapıyoruz. Hâlbuki safların bütünlüğünü ve düzenini koruyarak, metodu da sulandırmadan, onlarla hatalarına rağmen alaka kurmak bizim bakış açımızı genişletir. Hem bilmiyoruz ki biz bâtılı rüsvay etmek adına onlarla bağımızı kopararak, Allah ve Rasûlüne isyan etmiş oluyoruz. Çünkü münkeri, sünnette olmayan, bizi yılgınlığa düşürecek ve cesaretimizi söndürecek bir yöntemle reddetmiş oluyoruz.

Kardeşlerim tarihte unutulmuş bir hadise var. Tatarlar, Muhammed bin Harezm’in memleketini istila ettiğinde onlara karşı Müslümanlardan ordular bir araya geldi, onlardan biri Celaleddin bin Muhammed bin Harezm’in ordusuyla, Türk Seyfüddin Burak’ın ve diğerlerinin ordusuydu. Çoğu kişi bilmez ki, Müslümanlardan bu topluluk, Tatarları, Afganistan’ın Gazne şehrinde şiddetli bir yenilgeye uğrattı. Sonra da Kabil’de bir başka yenilgiye.

Buna rağmen biz bu iki galibiyeti duymayız. Aksine Tatarların sonrasında İslam Âlemini istilâ ettiğini, milyonları öldürüp, şehirleri tamamen yok ettiğini biliriz! Niçin? Çünkü Müslüman ordusu, zikredilen bu iki galibiyetten sonra ganimetler hususunda ihtilaf ettiler, hatta vuruşma noktasına geldiler! Ve bu da Burak komutasındaki Türk kuvvetlerinin çekilmesine sebebiyet verdi ve topluca yenilgiye uğradılar ve cesaretleri sönüverdi.

Ganimet için savaşanlar biliyorlar mıydı ki, o zaman ihtilaf ettikleri bu değersiz metâ, milyonlarca Müslümanın öldürülmesine, evsiz bırakılmasına ve işkenceye uğramasına neden olacaktı? Ve bütün bu şeylere neden olan çekişmeleri neticesinde birçok günah onları takip edecek?

Zafer Şartlarından Dördüncüsü: İYİ BİR YÖNETİM VE PLANLAMA

Kardeşlerim, bizden kim bir gün oturdu da, eline kağıdı, kalemi aldı ve şöyle dedi: (Dinime hizmet için yapacaklarımı planlamak istiyorum, ilk sırada neler olmalı onları düzenlemeyi, mektupları, görüşmeleri ve hedefleri belirlemeyi istiyorum) ?

Yoksa biz, dinimize boş zamanlarımızı mı veriyoruz? Ki böylelikle dinimizin hakkını vermede kusurlu olduğumuzu her hissettiğimizde suçluluk duygusundan biraz kurtulabilelim?!

Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-in güzel planlama yöntemi üzerinde muhakkak durmak gerekir. O ki, gizliliği de, açıktan hareketi de, yüzyüze gelmeyi (vuruşmayı) de, eziyete sabrı da tam yerinde yapmıştır.

O Rasulullah ve Ensar heyeti ki, ikinci Akabe beyatında tam bir gizlilik ile toplanmayı başarmıştı… Yetmiş üç erkek ve iki kadının geceleyin, onlarla beraber olan yüzlerce müşrik hacının arasından, Rasulullah ile buluşmak ve sonraki merhaleyi görüşmek için, Mekke ahalisinin ve hatta onlardan Müslüman olanların bile haberi olmadan sızabilmesi…

Rasulullah savaş için bir yöne doğru gittiğinde onu herkesten gizlerdi, ordu arkasından yürür, ama kimse nereye gittiklerini bilmezdi. Ki dolayısıyla münafıklar ve kâfirlerin casusları da telaşlanırlardı.

Hal böyle iken, bizden çoğu kişi, bereket ve iyi niyetin, kendisini kötü planlamanın neticelerinden, sırların ifşasından ve Müslüman ve Mücahid kardeşlerine dokunan gevezeliğin zararından kurtaracağını zannediyor. Ve o bu şekilde “tedbirinizi alın” diyen Allah-u Teâla’ya isyan ettiğinin farkına varmıyor.

Sonra da fiilleri sebebiyle imtihan edildiğinde diyor ki: “Allahım! Vaat ettiğin zaferini ihsan et, Allahım! Vaat ettiğin kurtuluşu ihsan et” Hayır, Vallahi, Allah bize bu hal üzere bir zafer vaat etmedi.

Zafer İçin Beşinci Şart: GÜZEL AHLAK

Buhari ve Müslim’in ittifak ettiği Vahyin Başlangıcı hadisinde Hadice annemiz radıyallâhu anhâ sevgili Mustafa -sallallahu aleyhi ve sellem-e şöyle dedi: “Hayır, sevin! Vallahi Allah seni asla mahzun etmez”
Niçin Allah Nebisini mahzun etmeyecek, aksine Onu aziz kılacak ve yardım edecek? Nedir bunun sebepleri? Hadice radıyallâhu anhâ devam ediyor:

“Vallahi Sen akrabalarına iyi davranır, doğru söz söyler, yoksulu himaye eder, çaresizlerin yardımına koşar, misafirlere ikram eder, hak yolunda musibete uğrayanları gözetir bir insansın”

İşte bunların hepsi ahlaki değerler. Ve neticesi, Allah’ın Nebisini –sallallahu aleyhi ve sellem- asla rüsvay etmemesi. Bugün de muhtaç olduğumuz şey budur. Allah’ın bizi, düşmanlarımızla savaşta utandırmamasını, yardımsız bırakmamasını istiyorsak muhakkak ki ahlâka, zafere erişmede esas unsur gibi özen göstermemiz gerekir. Zira ahlâktaki kusurlar da yenilgi sebeplerinden bir sebeptir, tıpkı akidede ve metotta yapılan kusurlar gibi.

ALTINCI ŞART: Maddi yönden zaferin şartlarını elde etme hususunda sabır göstermek

Allah-u Teâla buyurdu ki: “Gücünüz yettiği kadar hazırlık yapın…” (Enfal 60) Hazırlık yapmamak günahtır. Biz hazırlık yapan bir ümmet miyiz, yoksa çerçöp ümmeti mi? Okullarında öğrenciler, öğretmenler, memurlar, araştırmacılar, eğitimci anneler?

Öğrencilerimizden çoğu faydalı dünyevi ilmi elde etme hususunda tembellik göstererek yemeği, uykuyu artırıyor, buna rağmen de Allah’ın kendisini diplomaya eriştirmesi için dua ediyor. “Eğer onlar (sefere) çıkmak isteselerdi, bunun için hazırlık yaparlardı.” (Tevbe 46)
Ki eğer Allah onu cihad meydanına ulaştırsa ve kendi eline, ya da kardeşlerinin eline bir mühimmat deposu geçse, onu kullanmaktan mahrum kalır, çünkü kayıt yaptırdığı Mühendislik bölümünde ihmâlkar davranmış ve öğreniminden yüz çevirmiş ve Allah-u Teâla’nın şu buyruğuna icâbet etmemiştir: “Eğer onlar (sefere) çıkmak isteselerdi, bunun için hazırlık yaparlardı.” Bundan sonra onun kalkıp da: “Allahım! Vaat ettiğin zaferi ihsan et” demeye hakkı var mıdır?

***

Kardeşlerim 6 şartı zikrettik, daha da başka şartlar var. Ancak bu konuşma ile anlayışımızı genişletmek istedim ki zaferin şartlarını sadece metodun doğruluğu ve iyi niyetle sınırlandırmayalım diye.
Bu geçen hususlardan sonra ben, Allah’a karşı bu denli cüretkâr oluşumuza ve Allah’ın bize karşı sabrına hayret ediyorum, zira duada aşırıya giderek “Allahım! Vaat ettiğin zaferi ihsan et” diyoruz. Hayır! Vallahi, Allah bize bu hal üzere bir zafer vaat etmedi.

Bu duayı evlatlarımızın önünde yapmamalıyız. Çünkü seneler birbirini takip ediyor ve onlar bizden hâla bu duayı duyuyorlar ama zaferi göremiyorlar. Sanki biz ahde vefasızlığı Allah’a nisbet etmiş oluyoruz. Bununla beraber biz işin aslına bakarsak, evlenmeden çocuk sahibi olmuş bir zinâkar, ya da öğrenim görmeden Tıp tahsili isteyen biri gibiyiz. Zannediyoruz ki, iyi niyetimiz her boşluğu kapatır, her deliği yamar ve sürekli talep etmek de bir iştir!

Tabi ki bu karşı çıkış pek çok soruyu beraberinde getirecek:

“Allahım! İslam’a ve Müslümanlara yardım et, zafer ihsan et” dememeli miyiz?

“Tarihin farklı dönemlerinde Müslümanlar içinde bulundukları bu ayıplara rağmen zafere erişmedi mi?” gibi.

Bir sonraki konuşmamızda bu sorulara cevap vereceğiz Allah’ın izniyle.
Şu soruya cevap vererek bitiriyorum: Şimdi biz zafere yakın mıyız, yoksa uzak mı?

Cevapta iki hakikat var: Birisi üzücü, diğeri sevindirici.

Üzücüye gelince; şimdiye kadar zikredilene bakarsak, biz zaferden gerçekten çok uzağız, çünkü biz arzu edilen şekilde şartların gereğini yerine getirmedik… (Sebeplere tutunmadık) Zafer hususunda Allah’ın kanunlarına direnmek ve ona aykırı bir çözüm aramak hiçbir fayda vermez. Zira hiçbir geçit başka bir geçide götürmez, uzun bir geçit olsa bile!

Sevindirici hakikate gelirsek; o da bizim zafere oldukça yakın olduğumuzdur! Evet. Niçin? Çünkü dizginler bizim elimizde. Biz Allah’ın yardımıyla sebeplere tutunmayı başarabiliriz. O zaman kâfir güçler irademizi felç etmeye asla güç yetiremeyecek. Tıpkı kalplerimizdeki imanı söküp çıkarmadaki acziyetleri gibi. İşte o zaman, Allah-u Teâla, yapabildiğimiz şeyler az da olsa, elimize geçen her imkanı kullandığımızdan ötürü bunu bereketlendirecek ve bizim için harikalar yaratacak, çünkü biz –sadece- gücümüzün yettiğini hazırlamakla O’na itaat etmiş olacağız. Ve o zaman yakîn ile dua edecek ve diyeceğiz ki: “Allahım! Bize vaat ettiğin zaferi ihsan et!”

Sözün özü: Allah’ın zaferi yakındır. Gerçekten yakın… Ancak bizler, o zafere yaklaşmakta ya da uzaklaşmaktayız.

Vesselamu Aleykum ve Rahmetullah.

|Dr.İyad’ın bu konuşması Kulliyetu Neva tarafından tercüme edilmiştir|

Yorumlar

yorumlar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazın.
Please enter your name here