İslam’a, Allah’a sonradan dönüş yapan ya da hayatını değiştirmeye çalışan insanların en çok yakındığı durumlardan biridir yalnızlık. Bir yandan kendinizi değiştirmeye çalışırken bir yandan sizi geriye doğru çeken etkenlerle baş etmeniz gerekir. Dönüş yapabilmek, hayatını tamamıyla değiştirebilmek, her yönüyle farklı bir hayata başlamak elbette ki çok büyük ve azim gerektiren bir durum. Fakat bunlardan daha zor olan bir şey var ki, o da sebat edebilmek. Kuran’da da birçok yerde daha sonradan sapmamak için, sebat edebilmek için birçok dua yer alır. Yine Rasulullah sallalahu aleyhi vessellem’in bile “Allah’ım kalbimi dinin üzerine sabit kıl!…” diyerek dua ettiğini biliyoruz. Yani sürekli olarak sebat edebilmek için, hidayetimizi arttırmak için rabbimize dua etmemiz gerekiyor.

Sebat edebilmek ve tekrar eskiye dönmemek için en önemli etkenlerden biri de, insanın bulunduğu ortam; çünkü biz hadislerden biliyoruz ki, “Kişi dostunun dini üzeredir.” Fakat içinde bulunduğumuz toplumda her zaman sağlıklı bir arkadaş ortamına, iş ortamına denk gelebilmek ya da dinimiz açısından yararlı ortamlarda bulunabilmek mümkün olmayabiliyor. İşte böyle zamanlarda şeytanın en çok vesvese verdiği konulardan biri yalnızlık oluyor. Yalnızlığın verdiği kötü hisle ve etrafındaki insanların tepkileriyle insan kendisini sorgulamaya başlayıp amellerde gevşekliğe düşebiliyor. Sonrası ise zamanla daha da kötüleşebiliyor.

Siyer okuduğum zamanlarda beni en çok etkileyenler ilk Müslümanlar olmuştu. Bizim gibi Rasulullah sallalahu aleyhi vessellem’in hayatı ellerinde yoktu, Kuran’dan ise birkaç sure belki tamamen indirilmişti. Böyle bir ortamda; ailelerine, soylarına, yaşadıkları toplumlarına karşı gelerek toplumun yüzde birine bile tekabül etmeyen bir dine mensup olmak, tereddütsüz bir şekilde işkencelere katlanabilmek, hatta çoğu zaman kendi ailelerinden bile işkence görebilmek, hem de soy bağının kutsal kabul edildiği Arap toplumunda bunu yaşamak… Okudukça insanı hayrete düşüren ve hayran bırakan hayat hikâyeleri… “Allah onlardan razı olmuş; onlar da O’ndan razı olmuşlardır.” Ayetiyle şereflenmiş, müjdelenmiş insanlar.

Onlardan sonra beni en çok hayran bırakanlar ise daha risalet bile gelmeden önce yaşadığı toplumu sorgulayan, onların inançlarını eleştiren insanlar. Çünkü onların yanında örnek alabileceği bir rasulleri bile yoktu. İsteseler o karanlık toplumda istedikleri gibi bir hayat yaşayıp kolayı seçerek kaybolup gidebilirlerdi. Klasik kaynaklarca ‘Hanif’ ismiyle anılan ve sayıları konusunda kesin bir bilgiye sahip olamadığımız bu şahısların en önemli özellikleri, putları ve onlarla ilgili bütün inançları reddetmeleri ve toplumlarında geleneksel bir değer olarak bazı unsurları yaşamaya devam eden İbrahim aleyhisselam’ın dinine mensup olma gayreti içinde bulunmalarıydı. Bunlardan biri de Zeyd b. Amr adlı hanifti.

Zeyd b. Amr putperestliğe kesinlikle karşıydı. Mevcut dinlerin hepsinin de yanlışlarla dolu olduğunu düşünüyordu. Hak dinin İbrahim aleyhisselam’ın bildirdiği din olduğuna inanıyor, ama o dinin bilgilerine ulaşamıyordu. Çaresiz bir şekilde mevcut doğrularıyla yetinmeye karar verdi. Bu arada, düşünce ve sözleriyle putperestleri rahatsız etmekten geri durmadı. Kabe’nin yanında sıklıkla dile getirdiği “Ey Kureyş! Zeyd’in nefsi kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, benden başka kimse İbrahim’in dininde değil.” sözleriyle, geleneklerinin doğruluğuyla övünen Kureyşlilerin geleneklerini sorguladı; onları eleştirdi. Bu sözleri ve dozajı gittikçe artan eleştirileri problemlere neden olmakta gecikmedi. Mekke dışına sürüldü. O da ihtiyaçlarını karşılayabilmek için Mekke’ye girdiği zamanların dışında, Mekke yakınındaki bir dağda yaşamayı tercih etti. Daha sonra, gittiği Şam bölgesinde saldırıya uğradı ve öldürüldü. [Hz. Muhammed’in Hayatı ve İslam Daveti, Celaleddin Vatandaş, sf no: 63]

Bunu okuduğumda “yalnızlık” diye adlandırdığım bahaneleri tekrar sorgulama ihtiyacı hissettim. Allah’ın Kuran’da defalarca akletmeye, düşünmeye, sorgulamaya yönlendirmesinin sebebini ve önemini daha iyi anladım. Akledebilme, düşünebilme, sorgulayabilme yeteneği insanı “Ahsen-i takvim” yapan özelliklerden biri, öyle ki insan aklederek eriştiği doğrularda emin olduktan sonra, istediği kadar yalnız olsun, istediği kadar eleştiriye hatta şiddete maruz kalsın yine de o emin olduğu doğrudan vazgeçmesi mümkün olmuyor. Tarih bunun örnekleriyle dolu, Kuran bunun gibi onlarca kıssa ile dolu.

Bizim elimizde Kuranımız var, istersek ulaşabileceğimiz yüzlerce tefsir, siyer, tavsiye, tarih kitapları var. Tek tıkla ulaşabileceğimiz dersler var. Böyle durumda yapmamız gereken, inancımız konusunda daha fazla tefekkür etmek, Kuran’ı tefekkür ederek, Rasulullah sallalahu aleyhi vessellem’in hayatını düşüne düşüne anlamlandırarak okumaya çalışmak. Dua etmek. Sonrasında Allah’ın da yardımıyla sebat edebilmek daha kolay hale geliyor. Kolay hale gelmekle birlikte iç huzuru da beraberinde getiriyor. Doğru olanı yapmanın, adaletli olanı savunmanın verdiği iç huzur, Allah’ı razı etme çabasının verdiği iç huzur bambaşka oluyor.

“Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz sen çok bahşedensin.”(Ali İmran-8)

 

Elif Nisa

Yorumlar

yorumlar

PAYLAŞ
Elif Nisa
Site yazarı.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazın.
Please enter your name here