İnsan yaptıklarında özgür müdür? Sorusu felsefeye konu olmuş bir sorudur ve bu soruya farklı cevaplar veren birçok felsefi akım mevcuttur. Günümüzde ise bu sorunun farklı bir şekli olan “Her istediğini giyebilen özgürdür, Müslüman kadınlar ise dışarı çıkarken istediği gibi giyinemez bu yüzden özgür değillerdir.” iddiası çok meşhur bir konu.

Bu soruya cevap vermeden önce tarihte farklı topluluklardaki “kadın” algısı ve kadına bakış açısını incelemek faydalı olacaktır. Örneğin Yunan toplumunda kadının insan olarak bir değeri yoktu, çünkü insan kabul edilmiyordu. Kadın evin hizmetçisi ve çocuk üretme aracı idi. Çocuk doğurmak bu kadar önemli bir konu olmasına rağmen, kadınlar hamilelikleri boyunca ve doğumdan sonraki birkaç gün kirli kabul edilirdi, hatta bulundukları ev halkını da kirletmiş sayılırdı. Örneğin ünlü filozof Aristoteles de Yunan toplumundandı. O da toplumdaki yaygın anlayışı aynen kabul etmiş ve bu düşüncelerini felsefi bir temelde buluşturmuştur. Ortaçağ Avrupası’nda ise kadının değerini, “her türlü kötülüğün sebebi ve uygulayıcısı” olması sebebiyle 1300’lü yıllarda başlayarak 300 yıl süren cadı avları adı altında binlerce kadının en hafif şekli yakılmak olan çeşitli işkencelerle öldürülmesinden anlayabiliriz.

Sanayi Devrimi zamanında ise kadınlar ve çocuklar işçi olarak kullanılmıştır. Vasıfsız işlerin neredeyse hepsinde kadın ve çocuklar çalıştırılıyor diğer işlerde ise kadına yer verilmiyordu. Tekstil fabrikalarında çalışan kadınların üzerinde yapılan araştırmalar, kadınların gördüğü zararlardan dolayı %39’unun çocuklarının ölü doğduğu, %50’sinin ise sadece 5 yaşına kadar yaşam mücadelesi verdiğini raporlamıştır.

Bu anlayıştan daha farklı olan bir kesim ise, ilerleyen yıllarda kadının meta haline gelebilecek çalışmalara konu olmasına sebep olmuştur. Bu kadının bedensel olarak çalıştırılması değil, bedeninin pazarlanması şeklinde kendisini göstermiştir. Kadın bedeni ticari amaçlarla sömürülüyor, her türlü reklama istedikleri şekilde konu ediliyor ve bu moda ve sanat adı altında yapılıyordu. Örneğin, 1931 yılında Listerine adlı antiseptik, ilanlarında çıplaklık kullanan ilk ürünlerden biridir. İstenmeyen kokuları gidermek, sosyal hayatta kabul görebilmek, evlenebilmek için güzel kokması gereken ilk olarak kadınlardı bu reklama göre. Yıllar geçtikçe kadınlarla alakası bile olmayan, hatta sadece erkeklere hitab eden ürünlerde kadın bedeni kullanılması arttı. Kozmetik ve giysi reklamları ise sadece “aşk ve arzu” temasını işlemeye başladı. Ünlü Fransız düşünür Jean Baudrillard, tüketilen şeyler arasında en değerli şeyin beden olduğunu söyler. Bu reklamlar incelendiğinde kadın her zaman sıkı, esnek, parlak, zayıf olmak zorundadır ve bu ölçülerden biraz sapma söz konusuysa kendisini düzeltmek için rejimler, estetik operasyonlar yapmaya zorlanacak kadar psikolojik bir baskı söz konusudur. Kadını böyle kalıplara sokan medya, aynı zamanda bu kalıpların dışındakiler için de estetik, kozmetik, giyim, beslenme sektörlerinin oluşmasına katkıda sağlayarak kadının sadece bedeni üzerinden değil, istediği kalıpta olmayan kadınların bile üzerinden milyarlarca tüketim sağlar. Kadının dudağının büyüklüğünden kilosuna, nasıl yürümesi gerektiğinden duruşuna, konuşma şekline, vücut ölçülerine kadar belirlenmiş bir toplumda kadının nasıl düşündüğü, fikirleri, topluma sağlayabileceği katkılar tamamen önemsizdir. Onların istediği kalıplarda olmayan kadının ne fikrinin, ne yaşamının ne de bir katkısının önemi yoktur. Çünkü kadın sadece bedeni ile vardır.

Moda fotoğrafçılığı adı altında bile pornografi normalleştirilmiş, sanatın önemi vurgulanarak insanların ahlaki değerleri yumuşatılmıştır. Cinsel ihtiyaç fıtri bir duygu, en doğru yolu nikah ve aile kurmak iken tamamen alınıp satılabilen, meta haline getirilmiş ayrıca tatmini değil, tüketimin devamının sağlanması için yemekten giyime, binilen araçtan dinlenilen müziğe kadar hepsine bu duyguyu tetikleyen unsurlar koyulmuştur. Sonuç olarak aile yapısının bozulmasıyla, kendini özgür zannederek tamamen medyanın, üreticilerin kullanımına açık haline gelen, kolayca yönlendirilen toplumlar meydana geldi.*

Şu neredeyse herkesin kabul ettiği bir gerçektir ki; insanın yetiştiği kültür, çevresi, karakteri yaşamındaki her seçimine yansır. Ne örtülü bir Müslüman kadın ne de bu kanunu kabul etmeyen ve dilediği gibi giyindiğini iddia eden bir kadın bu kararında özgür değildir. Müslüman bir kadın kabul ettiği din ve yasaları gereğince belirlenen kişilerin bulunduğu ortamda ve dışarıda belirli sınırlar içerisinde giyinmek zorundadır. Bu kanunları kabul etmeyen ve dilediği gibi giyindiğini iddia eden bir kadın ise kabul etse de etmese de toplumun, modanın istediği gibi giyinir ve istisna durumlar hariç bu kalıpların dışında olmak kendisini rahatsız eder.

Bu yüzden bu bilgilerden sonra şunu sormak gerekir; “Dudağının kalınlığından tüm beden ölçülerine, her sene hatta mevsime göre değişen kıyafet trendinde giysinin renginden şekline, kirpik uzunluğundan yanaklarının rengine kadar burun şekli bile dahil yüz hatlarının nasıl olması gerektiğine karar veren ve bunun dışındaki insanları istenen kalıpta olmaya zorlayan, psikolojik baskı sonucu birçok rahatsızlığa hatta depresyona sebep olan, karşı cinsi ilgilendiren reklamlarda bile dilediğince bedeninin kullanıldığı, bunlar haricinde nasıl düşündüğü ve karakteri önemsemeyen bir sistem” mi kadına gereken saygıyı gösterir yoksa “Toplum ve özelde de aile ortamı düşünüldüğünde gayet dar bir çerçevede kıyafetine belli sınırlar koyularak kadının hem korunmasını sağlayan hem de bedeninin kullanılmasını engelleyerek her şeyden önce kadını fikirleriyle öne çıkaran, onu belli kalıplara sokmayarak topluma katkısı ve din olarak bakıldığında yaptığı işleri önemseyerek, insanın kendisi ile mutlu olmasını sağlayan ve sağlıklı bir zihin yapısının oluşmasına da katkıda bulunan bir sistem” mi kadına olması gereken değeri verir?

*Modern Çöküş, Celaleddin Vatandaş kitabının farklı bölümlerinden yararlanılmıştır.

Yorumlar

yorumlar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazın.
Please enter your name here